PKK'lının Anasından Şehit Analarına Mesaj

WaTcHFuL

EVERYWHERE
Altın Üye
Katılım
10 Kas 2005
Mesajlar
10,456
Reaction score
0
Puanları
0
Konum
Bizim Muhattap Olduğumuz Tek Gerçek Zihnimizde Yaş
Memlekete benzemiyor çöl gibi bir yer burası

Mahmur Kampı’nın Dış İlişkiler Sorumlusu Polat’a soruyoruz, “Memlekette nereye benzetirsiniz burayı?” diye... “Bizim oralara hiç benzemiyor. Çöl gibi bir yer burası” dedi.

fft17_mf409143.Jpeg


Memleketi özleyip özlemedikleri sorusuna ise yanıtı şu oldu: “Biz burada daha özgürüz. Daha özgür olduğumuz için de fazla özlem şeyi yok bizde”

Mahmur Kampı’nın Dış İlişkiler Sorumlusu Polat’la (nüfustaki adıyla Ramazan Bozan Muhammed) bir yandan kampın içinde yürürken bir yandan da konuşuyoruz:

Türkiye’den ilk göçünüz ne zaman başlamıştı?
1992, 93, ama en yoğun grup 1994’te.

Kaç kişiydiniz yola çıktığınızda?
16 bin.

En çok hangi illerden göç oldu?
Hakkâri, Şırnak başta olmak üzere bütün sınır illerinden.

BM sizleri ilk ne zaman mülteci olarak kabul etti?
1994’te Zaho’da 27 gün açlık grevi yaptıktan sonra.

Buraya kaç yılında geldiniz?
1998’in haziran ayında

Kim dedi buraya gelmenizi?
Saddam. Aslında bizi küçük Zap suyunun kenarında yerleştirmeye söz vermişti, ama gitti bu çöle yerleştirdi. Hepimiz başta isyan ettiysek de tabii mecburen yerleştik.

İlk geldiğinizde ne vardı burada?
Çöldü burası. Ne su, ne çadır, ne yiyecek, 50-60 derecenin altında başımızın üzerine koyacağımız bir naylon dahi yoktu.

Neyle hayatta kaldınız?
İlk iki hafta çoğu çocuk, yaklaşık 100 insanımızı kaybettik. Sonra Saddam’ın askerlerinin gönderdiği malzemeleri kullandık. BM’den de yardımlar gelmeye başladı ve sonunda sistem oturdu. Un, şeker gibi temel gıda maddeleri düzenli bir şekilde gelmeye başladı.



İlk yaptığımız bina okul

Burayı nasıl inşa ettiniz?
Kendi ellerimizle. Herkes usta oldu, herkes işçi oldu, herkes kendi imkânlarıyla bu taşları yığdı, ev yapmaya başladı. Ama evden de önce okulumuzu yaptık. Biz nereye gidersek ilk yaptığımız bina okul olur.

Eğitimi kim veriyor?
Kendi içimizdeki lise mezunlarımız. Zaman içinde kendi Kürtçe müfredatımızı oluşturduk, tamamen Kürtçe eğitim veriyoruz. Türkçe ve İngilizce de seçmeli ders.

İş bölümünü nasıl yapıyorsunuz?
Atruş’ta bir tecrübe edindik, o zamandan beri bütün halk örgütlü. Mesela belediyemizin 15 çalışanı var, her kampa gittiğimizde o 15 çalışan hemen belediyeyi kurar. İki imamız var, onlar hemen kendi cemaatleriyle cami yapar. Öğretmenler okullarla uğraşır.

Başka ne kurumunuz var?
Kampta dört semt, her semtin de bir yönetimi var. Ama şimdi sistemi değiştiriyoruz, mahalle meclislerini oluşturuyoruz. Mahalle meclisleri sayesinde halk yönetime daha aktif katılabilecek.

Şu anda nüfusunuz kaç?
Son iki yıldır gelenlerle birlikte 12 bin civarında.

Mahmur tek kamp mı?
Hayır, bu bölgede sayıları 30 ila 100-120 aileden oluşan yedi kamp daha var.

Burası için çöl dediniz, bu ağaçlar nereden geldi?
BM’den biz talep ettik, hepsini biz diktik. Suyumuz çok az olmasına rağmen gözümüz gibi baktık onlara. Elimizi yıkadığımız su toprağa döküldüğü anda gittik hemen oraya bir fide ektik.

Burada en kıymetli şey ne?
İçme suyu.

İçme suyunu nasıl temin ettiniz?
Aylar sonra Saddam hükümeti iki üç tank su getirdi. O ana kadar bir yudum su için neler çektik, insan anlatamıyor bile.

Şimdi su işini nasıl çözdünüz?
2005’ten bu yana bir depodan evlere su veriliyor. İçme suyu hâlâ tankerlerle taşınıyor.

Elektrik ne zaman geldi?
İlk kez okullar için 2001’de geldi. Sonra her eve biz çektik.

Kanalizasyon?
Yok, ama biz kendi tedbirimizi almışız. Her ev kendi çukurunu kazmış.

Hiç salgın hastalık oldu mu?
Başta tifo, dizanteri vardı. Şimdi yok, ama bu su meselesi yüzünden hemen herkes böbrek hastası.

Hastanız olduğunda ne yapıyorsunuz?
Durumu acil olanlar Musul’a götürülüyor. Acil olmayanlara da Atruş’taki doktorlarımızın yanında yetişen insanlarımız bakıyor.

Başından itibaren kamptan dışarı çıkabiliyor muydunuz?
Hayır, resmen kamp açık bir cezaevi gibiydi. İnsanlarımız dışarıya gidip çalışamıyor, ticaret yapamıyor, hiçbir şey yapamıyordu.

Ne zaman rahatlama oldu?
2003’te Saddam devrildikten sonra. İlk basın gelip gitmeye başladı. Yolumuz yapıldı. Sonra bizler dışarı çıkma izni aldık.

Kampa para ilk ne zaman girdi?
2006’da yerel hükümet öğretmenlerimiz için sözleşmeyle aylık vermeye başladı. Bir de bizler çıkıp Erbil’de, Süleymaniye’de, Zaho’da çalışmaya başladık.

Hangi işlerde?
İnşaat, başka alan yok.

BM size ne kadar karışıyor?
Bize fazla karışmamaları konusunda onları da ikna ettik. Çünkü bizim için burada en önemli mesele bağımsız olmamız.

Buraya geldikten sonra boşanan oldu mu?
Oldu; o işlere “ihtiyar heyeti” gibi bir kurulumuz var, onlar bakıyor.

İki evlilik var mı?
Meclisimiz iki nikâhı, kumayı yasakladı, yok.

Kampta türban takanlar var mı?
Başörtülümüz var, türbanlımız yok.

Tarikat?
Yok, tarikata da müsaade yok.

Memlekette nereye benzetirsiniz burayı?
Bizim oralara hiç benzemiyor. Çöl gibi bir yer burası.

Türkiye’den buraya para göndereniniz oluyor mu?
Elden ele gönderiliyor, ama ulaşmadığı da çok oluyor.

Türkiye’deki akrabalarla gelip-gitmeler yaşanıyor mu?
Onlar daha çok gelip gidiyor, ama biz gidemiyoruz çok fazla.

fft16_mf409139.Jpeg


Asker analarına söyleyin; ben çocuğumu barış için gönderdim
19 Ekim’de Mahmur’dan Türkiye’ye gönderilen 26 kişilik gruptaki bir kişinin geride kalan ailesiyle görüşmek istedik, bizi Nesibe Buldan’a götürdüler. Nesibe Buldan 46 yaşında. Türkçeyi anlıyor, ama konuşamıyor. Beraberimizdekilerin yardımıyla soruyoruz:

Kimi gönderdiniz Türkiye’ye?
Oğlumu göndermişim, Nizar’ı. 23 yaşında.

Başka kaç çocuğunuz var?
Yedi tane. Bir de şehidim var.

O kaç yaşında dağa çıkmıştı?
14 yaşında. 1999’da gitti.

Gitme demediniz mi?
Nasıl diyeyim? Savaş Buldan’ın yeğeniydi. Savaş Buldan faili meçhul cinayette öldürülmüş. Bizim köylerimiz yakılmış. Eşim, kayınpederim, kaynım, bütün akrabalarım gözaltına alınmış. İçimizde erkek kalmamış. Biz de göç ettik buraya.

Nereden göç ettiniz?
1994’ün Mart’ında Dağlıca’dan göç ettik. O zamanlar bize orada yaşam hakkı yoktu. Başımıza anlatamayacağım kadar çok şeyler geldi. Bunu dört beş yaşındaki bir çocuk da biliyor, hepsini görüyor. O zaman da isyan ediyor. Yüzünü dağa dönmek zorunda kalıyor.

Oğlunuzla en son gün aranızda nasıl bir konuşma geçmişti, hatırlıyor musunuz?
1999 süreciydi. Öcalan Türkiye’ye götürülmüştü. Biz buradaydık. Oğlum, “Ben bunu kaldıramam, gitmeliyim” dedi. Ben de “Sen daha küçüksün” dedim. “Hayır, ben gideceğim, bizden beklenen neyse onu vereceğim” dedi ve gitti.

Sonra bir daha ne zaman gördünüz?
Cenazesinde. 27 Şubat 2005’te Nusaybin’de devletin eline geçmiş. Televizyonda duyunca hemen atladım Nusaybin’e gittim.

Sonuçta benim çocuğuma terörist falan da deseler ben onu kendimden atamam, bırakamam. Hemen gittim. Cenazesini gösterdiler bana. Başında birkaç yerden kurşun girmiş. Gövdesinin alt bölümü açılmış, iç organları dökülmüş, göğsü boydan boya kesik... Onu öyle görünce içim yandı, hemen yüzüne kapandım. Sonra bayılmışım. Ama şimdi ben oğlumu öyle gördüğüm halde hâlâ “barış” diyorum. Niye asker anneleri de “barış” demiyor, niye onlar da bu konuda bir adım atmıyor?

Ama onların içinin nasıl yandığını siz tahmin edebilirsiniz herhalde...
Doğru, en iyi hisseden benimdir, ama olmuş bir kere, ölmüş bir kere bizim çocuklarımız...Hiç değilse öbür çocuklarımız ölmesin, başkalarının çocukları ölmesin, artık kan dökülmesin. Bari biz sarılalım birbirimize, çocuklarımız için sarılalım.

Şu kapıdan şimdi bir şehit annesi girse ona ilk ne dersiniz?
Hemen kalkar onu kucaklarım. Bu barışın gelişmesinde herkesten önce biz rol oynamalıyız, derim. Bak derim, ben bir oğlumu savaşa verdim, birini de şimdi barışa veriyorum.

Yalnız oğlunuzun da olduğu o grubun gelişi öyle pek barış gibi algılanmadı; daha ziyade gerginliğe sebep oldu.
Ama yanlış anlaşıldı. Bizim oradaki sevincimiz zafer sevinci değildi. Biz çok heyecanlandık. Barış geliyor diye çok sevindik. Devlet bunu görmeli. Yoksa yani biz de kendi çocuklarımızı sokakta, çöplükte bulmamışız. Onlar bizim ciğerlerimiz. Ama ben Nizar’ı Kürt ve Türk halkının arasında gelişecek barışa hediye ettim. Sırf elimizi uzatmak için.

Oğlunuzla en son neler konuştunuz?
Nizar’la sabaha kadar oturduk, vedalaştık. Ben biraz korkuyordum, ya tutuklanır, ya işkence görürse diye. Nizar beni ikna ediyordu, “Yok anne, Türkiye değişti, gelişti artık. Öyle şeyler gelmez başımıza” diyordu. Ona hep sevdiği yemekleri yapmıştım, ama herkesi ziyaret etmekten yiyemedi bile. Sonra sabah kalktık, Habur kapısında bıraktım onu. Bundan da çok gurur duyuyorum. Bunu lütfen asker analarına söyleyin, ben çocuğumu Türkiye’ye barış için gönderdim.


Kandil dönse, biz dönmeyebiliriz

Memleketi özlediniz mi?
Tabii her insanda olduğu kadar var yani. İnsanın doğup büyüdüğü yerlerdir, arkadaşlık edindiği yerlerdir, bıraktığı anılardır; onları insan özler tabii. Ama nasıl diyeyim, “Keşke ben burada olmasaydım” boyutunda değil bu özlem. Çünkü hiç kimse buraya harcadığı emeği oralara harcamamış. Biz 10-15 yıldır göçmeniz, ama sanki 70 yılı birlikte yaşamış gibiyiz. Bir de biz asıl hep özgür olmayı özledik, biliyor musunuz? Yani coğrafi olmaktan ziyade o ülkede özgürlüğü özledik. Biz burada daha özgürüz. Daha özgür olduğumuz için de fazla özlem şeyi yok bizde.

Nedir daha özgür olduğunuz alanlar?
Kendi kendini idare ediyorsun. Kendi dilini rahatça konuşabiliyorsun. Sorunlarını herkesle paylaşabiliyorsun. Sorunların çözümü hemen geliştirilebiliyor. Herkes tek bir aile gibi. Oysa mesela Çukurca’da yaşarken ben rahatça “Kürdüm” diyemezdim. Burada ise çocuklarım kendi ana diliyle, kendi kültürüyle yetişiyor, üniversite dahil kendi anadilinde eğitim alıyor.

Ama BM’nin burada yaptığı bir ankette binlerce kişi de “Dönmek istiyorum” demiş...
O çok yanlış bir anket. Bizim buradaki lehçemiz Kurmanci. BM’den gelenler ise Sorani lehçesiyle yaptılar anketi. İnsanlar “Dönmek isterim” demişler, ama “Hangi taleplerim olursa dönerim”i de anlattıkları halde o gerekçeleri anketçiler yazmamışlar.

Başka bir iddia da şu: Aslında Mahmur’daki çoğunluk dönmek istiyor, ama Kandil’in baskısı yüzünden kimse “Dönmek istiyorum” diyemiyor; ne dersiniz?
Kesinlikle öyle bir şey yok. Aksine Kandil bir karar verse, hiçbir çözüm olmadan “Gidiyoruz” dese bu halk gitmez. Demokratik kültürel talepler yerine getirilmeden bu halkın dönmesi zor.

fft16_mf409142.Jpeg


Ayrılmak istemediğimize Türkleri ikna edemedik
Söyleşimizin bir yerinde Polat “Ben de size bir soru sorayım” diyor: “Kürt halkı kendi ana diliyle kendi çocuklarını eğitse ya da Türkiye sistemi içersinde Kürtçe öğrenilse, bu çocuklar Kürtçe okusa, kime ne zararı olacak? Bu Türkiye’nin bir zenginliği olmaz mı?”
Biz soruya yanıt vermek yerine Polat’a şu soruyu sorduk:

Siz Kürtçe eğitim olmayınca kimliğinizin yıllar içinde eriyip gideceğini mi düşünüyorsunuz?
Tabii ki...

Peki eridi mi bugüne kadar?
Nasıl erimedi, analar okula gitmemiş, o dağlarda kalmış da ondan erimedi. Bir anlamda geri kalarak o analar korudu dilimizi. Yoksa şehirdekiler hepsi gitmiş durumda. Artık ben Kürdüm demekten dahi sıkılır hale gelmişler.

Bu dil meselesinde insanları korkutan şu: Farklı etnik kimliğin çok yoğun olduğu bir bölgede eğitim dilini serbest bırakırsan ülke bölünür...
Ama bizim öyle bir talebimiz yok, olmaz da.

Sizce buna yeteri kadar ikna edebildiniz mi?
Edemedik şu ana kadar, baksanıza Türkler hâlâ kaygılı.

Çünkü daha 1999’da “demokratik cumhuriyet” denene kadar talep ayrılmaktı...
Doğru, bağımsız Kürdistan, birleşik bir Kürdistan, deniyordu. Tamam. ama ondan vazgeçildi. Dünya koşulları değişti. Kaç yıl oldu bu fikirler bırakılalı, on yıl oldu.

Ama o 10 yıl boyunca çatışmalar karşılıklı olarak devam etti.
Ama demokratik talepler vardı. O talepler temelinde bir adım atılsaydı. Türkiye’nin de kendi siyasetinde ısrar etmesi doğru değildi. Çünkü gerçekten Kürtler değişti. Bakın Kürt halkının bir taleplerine. Ayrılmak var mı?

Olan her zaman çocuklara oluyor
Mahmur’un gecekonduya benzeyen camisine gidip namaz çıkışını bekledik. Çocuklar ve yaşlıların yoğunlukta olduğu cemaatten Mehmet Ali Şengül, 63 yaşında. 1994’te Şırnak-Uludere’den göç etmiş. Sorduk:

Neden ayrıldınız köyünüzden?
Bizim köye 94’ün Mart ayında bir bomba attılar vallaha köy altüst oldu. Çoluk, çocuk, kadın, erkek, davar, keçi meçi sekiz kişi vuruldu, 35 kişi yaralandı. Haydi benim hakkım var, bana yap, ama bu çocukları vurmak günah değil mi? Biz de baktık çare yok, göç ettik.

kaynak
 
Geri
Üst