Kaç Paralık Çocuksun :(

kuzay

Pesimist
Altın Üye
Katılım
2 Nis 2007
Mesajlar
28,387
Reaction score
0
Puanları
0
Konum
Kalamazsın Bu Hayatta Bakire ,En Azından Hayat Koy
Apartmanın giriş kapısının boşluğundan minik bir emzik sallanarak çıktı dışarıya, sonra o emziğin geçirildiği minik bir baş göründü duvarın araksından. Dört beş yaşlarındaki minik çocuk başını iki yana çevirerek sokağı kontrol etti.

Daha sonra hızla sokağa çıkıp elindeki topu hızlı hızlı yere vurarak zıplatmaya başladı. Ansızın sokağın başından çıkan arabanın sesini duyan çocuk yine aynı ürkek ceylan çabukluğuyla apartmanın girişine saklandı. İçerisinde gençlerin olduğu araç sokaktan oynak bir müzik eşliğinde geçmesiyle, minik çocuk yine aynı korkak davranışla önce başını çıkardı sonra yine hızla sokağa çıkıp topunu hızlı hızlı yere vururken yine bir araç sesiyle beraber saklandı.

Çocuk birkaç saniye, ya da en uzun birkaç dakika sokakta çocuk olmaya çalışıyordu. Topunu hızlı hızlı yere vurup o kısa zamanın tadını çıkarmak istiyordu. Sokağı ansızın bir kadının çığlıkla bağırışı yankılandırdı. “Alican! Oğlum nerdesin?” Çocuk başını üzgün ve ağlamaklı bir mimikle yukarıya cama kaldırdı. Annesi bağırdı “Çabuk yukarı gel!” Çocuk dört beş yaşında olmasına rağmen boğazında asılı olan emzik çok sempatik duruyordu. “Herhalde annesi hala onu emzikten ayıramıyordu”

Alican annesine bağırdı aşağıdan “Ya! Ben top oynayacağım” bunu duyan anne daha hiddetli “Şimdi elime terliği alıp ineceğim yanına, çabuk dedim” diye bağırınca. Küçük çocuk göz yaşları içinde apartmanın girişine koyduğu küçük ayısını bir eline topuda koltuğunun altına alarak ağlayarak içeriye girip, apartmanın demir kapısını bir mahkumun üstünden zindan kapısını çeker gibi kapattı.

Çocuğun bu çocukluğunu yaşayamaz durumu karşısında en az o çocuk kadar bende isyan etmiştim çocukluk duyguları adına.
Çocuk şimdi sallana sallana somurtarak çıkıyordu merdivenleri. Birkaç saniye topu yere vurmanın doyumsuz tadı damağında ve kader mahkumu acımış minik yüreğinin kenarında bir yara.

Yürüyerek geçtim o sokaktan ve başımın içinde derin düşünceler o minik mahkum adına. Yakınlarda bir çay bahçesine oturdum. Demli bir çay söyleyip kendime etrafa bakındım. Çay bahçesine bitişik yan tarafta halı sahada top oynayanların sesleri geliyordu kulağıma. Sesleri duyan da sanacak, şampiyonlar ligi finali oynanıyor içeride.

Ben çayımı karıştırırken birden Tombulbahçe, Tombulsaray, Tombultaş, ne derseniz deyin bir minik çocuk gurubu geldi halı sahaya. Halı sahayı işleten adamı sordular minik dudaklarını büze büze.

Halı sahanın işletmecisi çocuklara bakarak “buyurun çocuklar ne var dı?” diye sordu. Çocuklardan sözcü olan en öndeydi. Elinde top vardı. Sözcü çocuk sanki uzun hava çekecekmiş gibi heyecanla derin bir nefes çekip “Amca kaç para halı saha” dedi.

İşletmeci gayet laubali “hanimiş hanimiş” der gibi. “50 Ytl. Ne oldu?” diye cevap verdi çocuklara. Çocuklardan sözcü olan birden eliyle başını kaşıdı yüzünü kırıştırıp “hım! Kaçpara düşüyor kişi başına” dedi. Adam “kaç kişisiniz” diye tekrar sordu çocuklara. Çocuklardan sözcü olan hemen saydı “bir iki… dokuz” dedi.

İşletmeci gülümseyerek “Ee! O zaman beş beşyüz yapar da, siz beşer lira verin bakalım” dedi. Çocuklar birden birbirlerinin yüzlerine bakmaya ve fısıldaşmaya başladılar. Ve sözcü adama dönüp “bizim otuz liramız var” dedi. Adam kaşlarını kaldırarak konuşma zahmetinde bile bulunmadan çocuklara hayatın gerçek yüzüyle baş başa kalmaları gerektiği mesajıyla hayır dedi.

Çocuklar o heyecanlı titrek geldikleri halı sahada belki de başlarına geleceği biliyorlardı. Onlar için çocuk olmanın bile çocukça maliyetleri vardı. Topa her tekme vurduklarında ya da o topa ulaşmak için koştukları her saniye de maddi bir bedel ödemek zorundaydılar.

Çocukların başları yere düşmüş yüzlerinde acı bir ifade oluşmuştu. Hepside tombul tombul çocuklardı. Aralarında hiç zayıf bir çocuk yoktu. Belki de onlar tombul olmak istemiyorlardı ama hayat ve seçeme şanslarının olmadığı büyüdüğü caddeler onları tombulluğa itiyordu. Naylon bir topun arkasından tellerle çevrilmiş bir halının üstünde koşmak bile onlar için para demekti. Minik tombul yüzler acıyla önce bir birlerine baktılar sonra sözcünün elindeki topa bakarak arkalarını dönüp ilerlemeye başladılar.

Yüreğim ezilmişti bu durum karşısında. Aklıma çocukluğum gelmişti. Meğer ne şanslıymışım dedim kendi kendime. Sonsuz çayırlarda patlak bir topla ya da iç içe geçirilmiş çorap eskileriyle yorgunluktan yıkılıncaya kadar top oynadığımız geldi aklıma. Şişkin futbol topumuz yoktu belki bu çocuklar gibi ama. Patlak bile olsa hatta top olmasa bile çorap eskileriyle ya da bir pet şişeyle doya doya koşabileceğimiz boş arsalar, çayırlar, çimenler vardı yaşadığımız köhne ama bir o kadar da zengin sokaklarımızda.

Bizler çocuktuk hem de gerçek çocuk gibi çocuktuk. Yırtık ayakkabılarımız, kirli yüzümüzde güneş lekeleri, ellerimizde çatlaklarla, sökülmüş pantolona aldırmadan yırtılırcasına doyasıya özgürce oyunlar oynayan ve yorgunluktan saatte 9 diye bir rakam olduğunu bilmeden akşam yemeğini yedik mi uyurduk sekizde.

Çünkü ertesi güne kalmış yetiştiremediğimiz daha oynanacak birçok oyunumuz kalmış olurdu. Erkenden yığılırdık yer yatağına çünkü yine erkenden kaldığımız yerden devam etmeliydik çocukluğumuza. Kızlar bezden bebeklerini sarıp sırtına, taşlardan evler yapıp evcilik oynamalıydı. Erkekler lastik yuvarlayıp, patlak top peşinde koşmalıydı. Ertesi günü yine aynı yoğunlukla acele acele oynamalıydık oyunlarımızı.

Çünkü zamanımız çok azdı. Büyümeden oyunların tadı kaçmadan hepsini oynamalıydık ve yetiştiremeden birçok oyunu geçiverecekti çocukluğumuz. Paranın ne olduğunu bilmeden hesap yapmadan bir topa vurmak kaç lira bilmeden oynayacaktık oyunlarımızı.

Çayım bir yudum bile almadan soğumuştu. Çocuklar sallana sallana köşeye yaklaşmıştı. Birden fırladım yerimden bağırdım. “Çocuklar gelin buraya” çocuklar kendilerine seslenen bir yabancıya garip garip baktılar ilk önce. Sonra sözcü sert bir ifadeyle “Ne var? Ne oldu abi?” dedi. Bende “gelin top oynayacak sızınız” dedim. Çocukların o asık yüzleri birden gülüverdi. Neşe içinde koşarak yanıma geldiler. “Abi gerçekten değil mi? Şaka yapmıyorsun değil mi?” diye hayal kırıklığı yaşamak için beni sorgularken ben seslendim görevliye.

“Baksana kardeş. Al sana iki saatlik ücret. Bu çocuklar yorgunluktan yıkılıncaya kadar, saat doluncaya kadar, sahanın ortasında yatıp kalıncaya kadar” bu çocuklar iki saatliğine özgüce çocuklar. Ve hepsine maç bitince meyve suyu vereceksin. Al bu da onun ücreti” deyip verip çocukluğun bedelini ayrıldım çay bahçesinden çayımı içmeden. Çocuklar, çocukça bana şımarıklıklar yapıp minnet duygularını ifade etmeye çalışırlarken utanmıştım onlardan. Çünkü benim yaşadığım çocukluk onların hayal bile edemeyeceği ya da paralarının yetmeyeceği kadar güzel ve doyumsuzdu…


Şimdi yine çocuk karanlık çökesiye oyun oynarda eve giderken oynayamadığı yetiştiremediği birçok oyunu ertesi güne kalır… Çünkü parası yetmez…
 
güzeldi hepsini okudum eline sağlık
 
ben hala o şanslı kişilerdenim :)
Burada hala bedava oynayabileceğin bir sürü çimenlik arsa var :)
 
emeğine sağlık cok güzel yazı.şehirde olmak böle bişey sanırım.yazıdaki iyi taraflarını gördüm hep allahtan şanslıymışım sanırım.
 
Geri
Üst