24 Şubat 2011’de düzenlenen 43. SİYAD Ödül töreni için ‘belli eksikleri vardı’ yorumu yapılabilir. Ancak basında yer alan haberlerde daha da enteresan bir bilinçsizlik ve haddini bilmezlik hali görüyoruz. Önceden belirteyim “Av Mevsimi”nden Cem Yılmaz’ı değil Çetin Tekindor’u ‘yardımcı erkek oyuncu’ dalında aday göstermiştim. En iyi yabancı film ödülünü kazanan “Beyaz Bant” da benim listemde yoktu. Ancak sözünü ettiğimiz bu çokbilmişlik meselesi birtakım saygıdeğer insanları sarmış durumda. Özellikle Fida Film’in patronu Murat Akdilek’in sektörde ‘her tarafa para saçmaktan zarar edecek film bırakmadı’ kimliği ile bilinmesine karşın, ‘Cem Yılmaz’ın SİYAD’a tören için yardımcı olması’ gereğinden bahsetmesi bir garip. Bu da ona kimin yardımcı olacağı sorunsalını harekete geçiriyor. Hıncal Uluç’un ise takımı Galatasaray’ın bile 10 senedir neredeyse bütün maçlarını boş tribünler önünde oynamasına karşın, halen bu maçların canlı yayınlandığını unutmasına ne demeli? Bunlara ek olarak Cem Yılmaz geçen sene töreni sunmuştu, salon tıklım tıklım dolmuştu ve canlı yayın yoktu. Bu konularda bir çelişki yok mu sizce de?
Bir hafta önce 43. kez düzenlenen SİYAD Ödül töreni, benim bildiğim dünyada törenle verilen tek eleştirmen ödülleridir. Amaç, sektörde gerçek anlamda Oscar, BAFTA gibi bir tören olmadığından o boşluğu doldurmak, yani Türkiye’de konuyla ilgili açıkları kapamaktı.
SİYAD Ödül Töreni, Oscar, BAFTA gibi organizasyonların 50’de biri bütçeyle yapılıyor
Bu doğrultuda ‘Oscar’ ile karşılaştırma durumuna düştü bizim ödül töreni. Elbette bu sene de belli eksikleri var, onu itiraf etmemek olmaz. Ancak bu törenin Oscar, BAFTA, Altın Küre gibi organizasyonların belki de 50’de biri bütçeyle yapıldığı unutulmamalı.
Buna karşın basında ilginç bir şekilde ‘sinema yazarı enteldir, izlenmeyen filme ödül verir’ görüşü hakim. Aslında bu konu da tartışmaya açık. Şu anda sayıları 91’e ulaşan üyelerin büyük kısmı bu entel damgasını yemiş durumda. Bunların sadece 10-20 tanesinin basında bilinen, büyük gazetelerde yazan isimler olduğunu da not düşelim. Ancak sinema yazarlarına birtakım sıfatlar yakıştıracak kişilerin öncelikle kendi işlerini doğru yapmaları şart. Ondan sonra fikirlerine saygı duyulmasını sağlayabilirler.
Murat Akdilek kimdir?
Özellikle Murat Akdilek’ten bahsediyorum. Geceyi izlerken twitter hesabından ‘Cem yardımcı olmadığı için ödülü alamadı! SİYAD’a yardımcı!’ veya ‘Bu gecenin Avusturya film dünyası için önemi bir ayrı oldu. Artık Avusturya’ya kayağa gitmek out, sinemasını izlemek in!’ buyurmuş sayın Akdilek.
Önce Akdilek’in kim olduğundan bahsedelim. Fida Film’in 2004’te “Hababam Sınıfı Merhaba” ile sinema sektörüne girmesi sonrasında PRA Films adlı yabancı film alan bir şirkete ortak oldu. Bunun devamında bu iki şirketi aynı ad altında birleştirdi. Böylece sinemalara reklam dağıtan Fida Film’i, hem yabancı film satın alan hem de Türk filmi finanse eden bir omurgaya kavuşturdu.
“Maskeli Beşler: Irak”ın seyirci artışının sebebini tek çözemeyen kendisi olmalı
Bu dönemde Türk filmlerinde “Yahşi Batı” (2010), “Avanak Kuzenler” (2008), “Pak Panter” (2010) ve “Çalgı Çengi” (2011) haricinde belli bir yapımcı bilinciyle başarıya ulaştı. Ancak özellikle birinci ‘Maskeli Beşler’ filminin 782 bin izleyici yakalamasının ardından “Maskeli Beşler: Irak”ın (2007) daha az bütçeyle 1.5 milyon kişiye dayanmasının sebebini ‘yapımcı bilinci’ ile algılayamamasıyla dikkat çekti. Buradaki ‘Türk milleti askerli, savaşlı filmlere gider’ durumunu çözememesi “Maskeli Beşler: Kıbrıs”a (2008) yüksek bütçe yatırıp serinin üçüncü filminin batmasına yol açtı.
“Av Mevsimi”ne (2010) yüklenmekten “Pak Panter” gibi kaliteli bir gişe projesini 200 bin kişiye hapsetmesi gibi defolarından da bahsedebiliriz. Bu bağlamda ‘o zaman niye proje yapıyorsun?’ diye sormamak mümkün değil.
Savruk zengin çocuğu duruşuyla alay konusu oldu
Ancak esasen piyasada belli kitlesi olan Amerikan filmlerinin iki-üç katı hasılat elde etmesi üzerine izlediği pazarlama stratejileri ile alay konusu oldu. Bu durum karşısında da son beş senedir genelde gelir elde etmesi imkansız olan filmlere yüksek ücret ödeyip sektörde ‘paraları yükseltiyor!’ gibi bir bakış açısının odak noktasına dönüştü. Yani ‘savruk zengin çocuğu’ ibaresine hapsedildi.
“Görkemli Hayatım” (“American Splendor”, 2004), “Fil” (“Elephant”, 2004), “Çarpışma” (“Crash”, 2005), “Babil” (“Babel”, 2005), “Dr. Parnassus” (“The Imaginarium of Dr. Parnassus”, 2009), “Özel Kuvvetler” (“Men Who Stare at Goats”, 2010), “Yeni Dünya: Amerika’nın Keşfi” (“The New World”, 2006), “Böcek” (“Bug”, 2007) gibi daha çok entelektüel kitlenin gideceği, festival kaynaklı olarak vizyona girebilecek filmleri, ‘250 bini kesin geçer veya 500 bine dayanır’ güdüsüyle vizyona soktu. Festivallere vermedi.
13.5 milyon kişi bir yanılsama
Bunun sonucunda da ilk zamanındaki acemiliğini hala atamamış gibi gözüküyor. Zira bunlarla kalmayarak Roman Polanski’nin ‘Pompeii’sine yüksek bir ücret ödeyerek, Türkiye’de epik film hasılatının en fazlası olan 500 bin kişide dahi zarar edecek bir proje satın almış oldu. Tabii projenin ertelenmesi ile birlikte derin nefes almış olabilir onu bilemeyeceğiz.
Bunlara ek olarak “Suikastçı”nın (“Rogue Assassin”, 2008) Türkiye’de sadece 150 bin kişiye ulaşabilmesini ‘eleştirmenler kötü yazdığı için’e bağlayıp kendini akladı. “Ay Prensesi” (“Secret of Moonacre”, 2008), “Macera Adası” (“Nim’s Island”, 2008) ve “Astro Boy” (2009) gibi filmlere Ülker’i sponsor yaparak bedava davetiye rakamını izleyici kitlesi olarak yazdırdı. Böylece ‘102 yabancı filmden 13.5 milyon kişi getiren şirketiz’ gururunu üstlendi. Bu ‘başarılar’dan sayfalar dolusu bahsedebiliriz.
Sayın Akdilek’e kim yardımcı olacak?
Ancak sayın Akdilek öncelikle kendi başarısızlıklarını Türkiye’de sinema sektörünün durumunu bilmemeye veya iyi analiz edememeye bağlamalı. Ardından böylesi laflar etmeli. Yoksa ‘Cem Yılmaz SİYAD’a yardımcı olsun!’ gibi söylemler kendisine geri dönebilir.
Özellikle yabancı film alımında Akdilek’in bir yardımcıya ihtiyacı olduğu apaçık ortada. Hadi bunları bıraktık “Beyaz Bant” (“Das Weisse Band”, 2009) gibi tüm dünyada eleştirmenlerin ve festivallerin ödüllere boğduğu, Michael Haneke imzalı bir filmi eleştirmesine ne demeli. Bu da aslında ne kadar bilinçsiz bir yapımcı olduğunu ortaya koyuyor.
Sayın Akdilek’e hatırlatalım. Böylesi ödüller iş yapan filmlere gitmez, iyi filmlere gider. Zaten siz “Fil”, “Görkemli Hayatım”, “Babil” gibi, bu çerçevede değerlendirilebilecek iyi filmlerin gişe potansiyeli var zannediyorsanız, Haneke’yi de Spielberg zannetmiş olmayasınız?
Sayın Uluç’a anladığı dilden soralım: ‘Galatasaray maçlarını kim yayınlasın?’
Birkaç kelam da Hıncal Uluç ile ilgili etmek lazım. Zira sayın Uluç, SİYAD ödül töreninin, salonun boş kalması (ki yönetimden aldığımız bilgiye göre 1000 kişilik salonun yarısı doluydu) sebebiyle bir daha hiçbir kanaldan yayınlanmayacağını buyurmuş. İlginçtir geçen sene Cem Yılmaz töreni sunarken ve salon tıklım tıklımken canlı yayın yoktu. Bu sene ise salonun yarısı doluydu ama canlı yayın vardı. Bunda bir çelişki yok mu sizce?
Sayın Uluç’a anlayacağı dilden soralım. Takımınız Galatasaray 10 senedir maçlarının neredeyse tamamını boş tribünlere -Olimpiyat Stadı, Ali Sami Yen Stadı, Seyrantepe fark etmeksizin- oynuyor. Buna karşın bütün maçlar TV’den yayınlanıyor. Buna ne diyecek? SİYAD ödül töreninde salonun yarısının dolmasını neden bu kadar garip karşılamış olabilir o zaman? ‘Entel’ diye düşündüğü bir grup kesmi karşısına alarak popülizm yapmak için olmasın?
Benim de bu yılki en iyi 5 Türk filmi listemde “New York’ta Beş Minare” ve “Romantik Komedi” gibi popüler filmler, yönetmen listemde Yavuz Turgul, Kemal Uzun gibi bu alanda başarılı yönetmenler vardı. Yani böylesi filmlerin ‘kaliteli’sine destek olan bir sinema yazarı güruhu mevcut. Ama elbette çoğunluğun fikri esas alınıyor.
keremakca