Rien
Banned
- Katılım
- 13 Tem 2007
- Mesajlar
- 4,381
- Reaction score
- 0
- Puanları
- 0
- Yaş
- 120
Günlerini oyuncakçı dükkanlarının önü yerine, karınca yuvalarının önünde geçiren bir çocuktum. Güneşin ışınlarıyla tokatladığı ensemde boza pişerken, karıncaların çevresini yumuşak toprakla ördükleri o küçük deliğin yanına yüzükoyun uzanır; o müthiş çalışma temposunu büyük bir merakla izlerdim.
Yuvanın kapısındaki o hızlı trafikte bile karıncalar birbirlerine çarpmazlar; bir sıçramış, iki sıçramış, üçüncüde karıncalara yem olmuş iri bir peygamberdevesini taşıyan kalabalığı gördüklerinde kenara çekilmek yerine, o kalabalığa omuz verirlerdi. Kimisi bir ayçekirdeğini, kimisi bir buğday tanesini, kimisi de kendinden kat kat büyük bir ekmek parçasını ağzındaki o sert, kıskaca benzeyen dişlerle sürüklemeye çalışırdı. Güneşin beynimi fırına çevirdiği zamanlar, su içtikten sonra, bardakta kalan suyu, serinlesinler diye yuva girişine döker; karıncaların bu iyiliğime (!) sağa sola kaçışarak yanıt vermelerine şaşkınlıkla bakardım.
Kimi zamansa, üzerine bir insanın bastığı, bir örümceğin saldırısıdan eksilerek kurtulmuş ya da başka bir nedenle yaralanmış bir karınca yuvaya varmaya çalışırken yolda ölür, geçenler onu alır, sessizce yuvanın içine taşırlardı. Yalnızlığı sevmezler, birbirlerine sık sık dokunurlardı. Bazen bir böceği esir alır, onun etrafını sararak yuvalarına inmeye zorlarlardı. Ben de, Kafka'nın kahramanı Gregor Samsa'dan habersiz, bir karınca olup yuvanın içine dalmak isterdim. Saatlerce davranışlarını izlediğim bu yaratıkların, geceleri ne yaptıklarını da merak ederdim hep. O zamanlar erkeklerle dişiler arasındaki "fark"ın farkında olmadığımdan, aklıma aganigi saganigi durumları gelmez; hava kararınca önce yemeklerini yediklerini, sonra da yavrularına ibret olsun diye ağustosböceklerini ve çekirgeleri eleştiren masallar anlattıklarını düşünürdüm.
Mahallede, herkesce sevilen birisinin iyiliğini anlatmak için "karıncayı bile incitmez" denirdi. Bir gün eşiğin kenarında görülen, oradan halıya doğru yollanıp gözden kaybolan bir karıncayı saatlerce aramıştı annem. Üzerine basıp onu karıncalar cennetine göndermememiz için. Biz ise, sokaktaki karıncaların etrafına tebeşirle çember çizip onları hapseden çocuklara kızar; kimyanın k'sinden bile anlamadığımız için karıncaların neden bu çemberden, biz çemberi silene kadar çıkamadıklarını bilemezdik. Komşu evlerde mutfaklara karıncalar dadanmasın diye kıyıya köşeye konan limon parçaları, tarafımızdan gizlice imha edilirdi. Karıncalar, mahalle çocuklarının şemsiyesi altındaydılar.
Daha sonra bir filmde dev karıncaların dünyayı istila ettiklerini gördüm ve neden böyle bir filmde rol aldıklarını da bir türlü anlayamadım. Ablamın söylediğine göre, karıncalar suçsuzdu. İnsanlar onları merceklerle büyütüp kocamanlaştırmış, kötü yaratıklarmış gibi göstermişlerdi. Yine de, o filmde oynayan karıncaları affetmedim.
Ama şiir okudukça, yazdıkça, şiiri tartıştıkça ve onun ipeği üzerinde gözlerimi gezdirdikçe şairin kim olduğunu hep düşündüm. Şair, herkes ayakkabılarındaki çamurlara bakarken, gökyüzündeki yıldızlara yer değiştirten kişiydi belki. Kuyuları ters çevirip, "çok akıllılar"ın içine attığı taşları boşaltan'dı. Yağmur yağarken, yol ıslanmasın diye şemsiye açan'dı. Arı kovanında çıngırak çalan'dı belki. Ama o Uruguay'lı gazetecinin, Eduardo Galeano'nun "Kucaklaşmanın Kitabı" adlı yapıtında "Karıncalar" bölümünü okuyunca, kafamdaki "şair" tanımına da el feneri tutulmuş gibi oldu. Şöyle yazıyordu Galeano :
"Tracey Hill Connecticut'un bir kentinde yaşayan küçük bir kız çocuğuydu ve oyalanmak için, Connecticut'da ya da bu gezegenin başka herhangi bir yerinde yaşayan bütün melekler gibi o da kendine eğlenceler bulurdu. Bir gün Tracey, kendi gibi küçük okul arkadaşlarıyla birlikte bir karınca yuvasının içine yanmış kibritler atmaya başladı. Bu sağlıklı çocuk oyunu hepsine keyif veriyordu. Ne var ki Tracey, öteki çocukların görmediği ya da görmezlikten geldiği bir şey gördü ve bu onu adeta dondurdu ve hiç çıkmamak üzere belleğine kazıldı : ölümle yüz yüze gelince karıncalar çiftlere ayrılıyor ve böyle, ikişer ikişer, birbirlerine sokulmuş durumda ölümü bekliyorlardı."
Her ne kadar bu küçük yazının şairle ve şiirle bir ilgisi yokmuş gibi görünse de, ben aradığım tanımı bulmuştum : Şair, karınca yuvalarına yanan kibritlerin atıldığı anda, karıncaların ölürken birbirlerine sevgi ile sarıldıklarını gören kişidir. Şair'i Aydın'a dönüştüren ise, karınca yuvasına kibrit atanlara yaptıklarının yanlış olduğunu anlatması, gerekirse ellerini tutup onları durdurması ya da kibritleri onların ellerinde iken üfleyerek söndürmesidir.
Büyüyünce şunu da görmüştüm ki, karıncalar yalnız halı üzerinde kaybolmuyorlardı. Haritalarda kaybolan karıncalar, hatta karınca yuvaları da vardı. Yırtılan haritalar, kibrit kutularının içine doldurulup yakılan karıncalar vardı dünyada. Göz göre göre ezilen, ezilmelerine ses çıkarılmayan karıncalar vardı. Kandırılan, aldatılan, ihanete uğrayan karıncalar vardı. Ve şair de işte tam orada, karınca yuvasının önünde duruyordu.
Çünkü, karınca yuvasındaki zil sesiydi şiir...
aLıntı..