Hablemitoğlu'nun Anısına

64general1

New member
HH Üyesi
Katılım
14 Haz 2007
Mesajlar
1,720
Reaction score
0
Puanları
0
Hablemitoğlu'nun Anısına

Özcan Pehlivanoğlu - Rumeli Balkan Türkleri Federasyonu




Hablemitoğlu ailesinin göçü bir çok Türk'ün kaderinde olduğu gibi özyurtları olan Kırım'ı terk ederek başladı.

Babası Adem amca Bulgaristan'ın Rusçuk şehrinde doğdu. Göç yolları incelendiğinde, bir dönem Kırım ve Kafkaslardan gelen göçleri Balkanlar üzerinde yoğunlaştığı gözükür.

Bir çok Kırım ve Kafkas Türk'ü göçlerine ara vererek Balkanlara yerleşti. Ancak Balkanlarda Osmanlı-Türk Devletinin elinde çıktıkça gözler ana vatana doğru yeni göçler için çevrildi.

Kırım Türkleri arasında ana-babası,dede-ninesi Balkan topraklarında doğmuş olan insanımız çoktur. Hatta bunların bir kısmı halen hayattadır. Gelmeyenler ise Balkanlarda yaşamaya devam etmektedir.

Necip Hablemitoğlu; Kırım'dan yola çıkmış,Balkanlar da uzun bir mola vermiş olan ,bir ailenin hayatını Türk milletine adamış değerli bir evladıdır.

Türk milletinin bu yiğit çocuğu 18.Aralık.2002 tarihinde Ankara'da şehit edilmiştir.

Düşman güçlerce şehit edilişinin yaklaştığı bu günlerde; Hablemitoğlu'nu anmak,onun mücadelesini hatırlamak ve onun şahsında Türk Dünyasının karşılaştığı sorunlarla yüzleşmek, bizim için insani olduğu kadar milli bir görevdir.

Hablemitoğlu'nun şehit edilişinin detayları Ahmet Güler'in "Alman Derin Devleti" ve Talip Doğan Karlıbel'in "Alman Gizli Servislerinin Türkiye Operasyonları" adlı kitaplar da yeterince anlatılmıştır. Bu güne kadar ,bir Allah'ın kuluda çıkıp bahsettiğimiz kitaplarda yazılanları tekzip etmemiştir.

Türk milleti açısından , bu olayın değerlendirilmesi icap eden en önemli yanının;vatan ve millet hizmetini yaşamının ana gayesi haline getirmiş olan bir Türk çocuğunu, başkent Ankara'da koruyamamış ve bu güne kadar katillerini bulamamış ya da katillerini bilsek bile deşifre edememiş olmamız olduğunu düşünüyorum.

Unutulmamalıdır ki; büyük devlet olmanın en büyük göstergelerinden biri "misli ile mukabeledir".

Eğer bu iradeyi gösteremezseniz şamar oğlanına döner,onun bunun kucağında oyuncak olursunuz. Bu gün olduğu gibi demeye dilim varmıyor . Zaten böyle bir şeyi milletime ve devletime hiç bir zaman yakıştıramam,bunu yapmayı uygun da bulmam.

Bana sorarsanız; bu millet ne bitmek bilmez göçleri, ne bu kadar zulmü, ne askerinin kafasına çuval geçirilmeyi, ne de Hablemitoğlu örneğinde olduğu gibi değerli evlatlarını hain kurşunlara kurban vermeyi hak ediyor.

Sustukça tepemize binmek için üzerimize gelindiğini her halde hepiniz görüyorsunuz.

Amacım Hablemitoğlu'nun mücadelesini anlatarak ,Türk milletine bir kez daha oynanan oyunu açıklamak.

Çünkü Türk milleti kötü hasletleri nedeniyle halen uyanmakta nazlanıyor.

Tarih ; onun için değersiz bir bilim dalı olmaya devam ediyor. Ancak ne yazık ki ders alınmazsa tekerrürün olacağını hatırlatan bir bilim dalı nasıl dikkate alınmaz !!. İnşallah bunu bir an önce anlarız.

Yoksa birileri ülkenize gelir ,başkentinizin göbeğinde ellerini kollarını saklayarak değerli bir insanınızı şehit eder ve yine ellerini kollarını sallayarak çekip giderler ya da aramızda yaşamaya devam ederler.

Türk milleti büyük bir millettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'de 84 yıllık bir devlet değildir.

Bu milletin ve onun yüce devletinin binlerce yıllık tarihi vardır. Türk milleti; insanlığa önderlik edecek genetiğe sahip, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki milletlerden biri hatta en önemlisidir. Bu gerçeği bilmek ve kabul ederek gereğini yapmak zorundayız. Bahsettiğimiz büyüklüğün getirdiği sorumlulukta aynı ölçüde büyüktür. Belki bu sorumluluk gözümüzü korkutmakta ve bizi mücadeleden alıkoymaktadır.

Ancak Hablemitoğulları gibi olan insanlar mücadeleden kaçmamakta ve gerekirse can ile bedel ödemek zorunda kalmaktadırlar.

Bizim bu nedenlerle Necip Hablemitoğlu'na ve onun gibi mücadele edenlere başta vefa olmak üzere büyük borçlarımız bulunmaktadır. Bu borçları en azından onları anarak göstermek zorunda olduğumuzu düşünüyorum.


O da biz onu anmadan önce " Kemal'in Öğretmenleri" ni anarak bunu yapıyordu . Biz de onu anarak millete ve devlete hizmetin unutulmayacağını vurgulamak ve göstermek istiyoruz.

Hablemitoğlu "Kemal'in Öğretmenleri"ni şöyle anlatıyor :

gözlerini kırpmadan gösterilen Türk toprağına gitmişler, hayatları pahasına görevlerini sürdürmüşlerdi.

Tıpkı şimdilerde güneydoğuda pkk'lı teröristlerce şehit edilen genç meslektaşları gibi !..

Ama Ali Kantarelli öğretmenin dışındakilerin ne adları ne de kabir taşları var !..

Ne giderken sormuşlar, ne de Tanrı cennetine uçmağa varırken, ilgi Ya da hatırlanmayı bekliyorlar mı ?

Sanmıyorum, çünkü onlar Türklüğe hizmet yolunda ulaşabilecekleri en üst mertebeye ulaşmışlar. Ama yinede siz lütfen gözlerinizi kapatıp buz gibi soğuk bir ülkede başında haç dikili bir kabir hayal edin ve içindeki şehitlerimize ulu Tanrıdan sonsuz rahmetler dileyin !..

Bir de gönül pınarınızdan süzülüp, kalp gözünüzden dökülecek sımsıcacık şükran ve sevgi dolu bir damla yaş !.. Hepsi o kadar...

Evet bir gün yolunuz Gagauz Yeri'ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde "Kemal'in Öğretmenleri?" görev yapmışlardır.

Onların ulaşamadıkları Komrad ve çevresinde ise ana dilini konuşamayan, Ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk Atatürk'ü minnet ve hayranlıkla anarsınız ve kendi kendinize sorarsınız, 2000'e bir ay kala Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara Rusça ve Romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir?

İşte Atatürk farkı !..

O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç " Ben Turancıyım" demedi; istismara yeltenmedi; bunun içinde dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi.

Son derece akıllıca, sessizce, Türkiye'nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi.

Örneğin, Hatay'a görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı.

O, Tanrı Cennetine ulaştığında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kanterelli gibi nice "Kemal'in Öğretmeni" unutuldu, gitti.

Bugün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakar akıncı vatan evlatları için bir fatihayı esirgemeyin !..?



Necip Hablemitoğlu'nun aziz ruhuna buradan binlerce fatiha gönderiyoruz.

Herkese de şunu diyoruz :

Kemal'in Askerleri,Kemal'in Öğretmenleri, vel hasıl Kemal'in mensubu olmakla iftihar ettiği Türk milleti bütün varlığı ile ayaktadır.

Canına kast edenlere gereken cevabı verecektir. Bu vesile ile Türk milleti uğruna toprağa düşenlerin ruhu şad,mekanları cennet olsun...
 
"O, bir fırtına kuşuydu,
en ağır rüzgarda bile,
rüzgara karşı uçtu..."

VE O DEDİ Kİ : Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsaniz, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum.
Çünkü TÜRK'ÜM ve baska TÜRKİYE YOK...

Yatığı yere yıldızlar yağsın..Allah rahmet eylesin...

Anmamıza vesile olduğunuz için teşekkkürler...
 
Teşekkür ettim Sedapınarı;Hablemitoğlu gerçekten en önemli yakın Türk tarihi aydınlarımızdan biriydi.Ne yazık ki emperyalistler ve onların işbirlikçi maşaları,böyle değerli aydınlarımızı kendilerine zorluk çıkartıyorlar ve çıkartacaklar diye seri bir temizlik yaptılar.Yavaş ve derinden planlarını uygulama çabaları içindeler.Hablemitoğlu aynı zamanda Fethullah Gülen Örgütünü ilk deşifre eden aydınlarımızdan biri olması nedeniylede önemlidir.
 
Aydın denilince temel değerlerimize hakaret etmenin akla geldiği ülkemizin yetiştirdiği çokaz sayıdaki gerçek aydından biri olan Sayın Hocamız Hablemitoğlu'nun çok etkilendiğim bir yazısından sonuç bölümünü eklemek istiyorum.Forumda da hayli güncel bir konu olan Nurculuk. konusundaki yazının sonuç bölümü şöyle;



SONUÇ:

Türk törelerine göre ölmüş birinin arkasından konuşmak doğru değildir. Ancak, konu Saidi Kürdi olunca iş değişiyor. Bu makalenin özünü teşkil eden yargı hükmünde de ifade edildiği gibi, Saidi Kürdi, azılı bir Türk düşmanı!.. Kürtçülükte Abdullah Öcalan'dan hiçbir farkı yok!.. Öclan, Türk askerini, polisini ve masum bebekleri öldürüyor; Saidi Kürdi ise, ölümünden sonra bile onbinlerce Türk insanının beynini yıkamaya, milli kültürüne, devletine, rejimine ve Türklüğe düşman yapmaya devam ediyor...

Saidi Kürdi bir meczup!.. Türkçemizin kaatili. Türk tarihinde, Türk topraklarında yaşadığı halde Türkçeyi gramer ve imlasıyla böylesine bilmeyen, arapça, farsça ve biraz kürtçe ile bulamacı andıran iğrenç bir yapay dili konuşan, yazdığını sanan başka bir örneğe rastlayamaz-sınız. Müslümanlığını değerlendirmek, hiç şüphesiz inançla bağlı olduğumuz Ulu Tanrı'ya ait, bize düşmez. Saidi Kürdi, cehaletini bilmeyen bir ebleh!.. Yargıtay hükmündeki radyo değerlendirmesi bile bu cehaletin, aczin, aşağılık bir çaresizliğin örneği. Saidi Kürdi bir bölücü!.. Müslümanları böldüğü, kendi müritlerine "üstünlük" ve "gerçek müslümanlık" ve de "tercihli cennet" vaadleri ile iğfal ettiği için!..

Nurcu bataklığında yetişen ve devletimizi, dinsel, siyasal, kültürel, toplumsal ve de ekonomik hayatımızı içten içe kemiren soysuz nurcu sürüngenlerin ve yine bu bataklıkta yetişen fethullahçı beyinlerin daha fazla güçlenmesine ve palazlanmasına izin vermek, vatana ihanetle eşanlamlı, Türk Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği için, Türkiye'nin ve Türk Dünyası'nın çağdaş dünyada layık olduğu yerini alması için, ulus-devlet ilkesinin tam anlamıyla yaşama geçirilmesi için, Türklüğün barışı ve huzuru için mutlaka yapılması gereken bir başka önlem daha var:

İmralı, Abdullah Öcalan'a çok büyük geliyor. İmralı'daki konukevi tesislerinden rantabl biçimde faydalanmak, marjinal yararı sağlamak için, başta fethullahçı suç organizasyonunun önde gelen yöneticileri olmak üzere tüm İRTİCA yapılanmaların türedi-sahte şeyhlerinin de bu tesislerde ağırlanması gerekiyor... Türk Devleti'nin bilgilerine...

DOÇ.DR.NECİP HAMLEMİTOĞLU.

Yeni Hayat dergisi, sayı 53

Saygılar....
 
öldürmekle biteriz sanıyorlar 2nizede teşekür ederim
 
YARGI'DAN NECİP HABLEMİTOĞLU'nun KATİLLERİNİ SORUYORUZ...
Yazar Milli Güç Haber
Pazar, 16 Aralık 2007
Hablemitoğlu cinayetini basın yayın organlarında sözde incelemeye alanlar, "Ümraniye'de ilginç izler" saptaması yaptı!!! Hedefleri Necip'in can dostu Ergün POYRAZ'ı biraz daha içeride tutmaktır!!! Onun için, YARGI'DAN NECİP HABLEMİTOĞLU'nun KATİLLERİNİ SORUYORUZ...


Değerli bilim adamı ve vatansever Doç.Dr.Necip HABLEMİTOĞLU'nun katillerinin bulunması için namus sözü veren dönemin Başbakan'ı Abdullah GÜL'den, vatanseverlerin üzerine Atlantik ötesinden düzenlenmiş operasyonlarla yıldırım gibi inen emniyet'ten ve yargı'dan;

Milli Şehidimiz Doç.Dr.Necip HABLEMİTOĞLU'nun Katledilişinin 5.yıldönümünde,18.ARALIK.2007 Tarihinde, Saat:12.00'de Sultanahmet Adliyesinin önünde yapılacak basın açıklamasında namus sözlerinin yerine getirilmesini,kamuoyunca çok iyi bilinen cinayetten sorumlu ajan tarikat odaklarının elini kolunu sallayarak dolaşmasına rağmen,provakatörlüğü meslek edinen bu kesimlerin,neden üzerine gidilmediğinin hesabını hep birlikte soralım.

BÜYÜK HUKUKÇULAR BİRLİĞİ


Yer: İstanbul Adliyesi
Tarih: 18.Aralık.2007
Saat: 12:00
Bilgi: 0212 523 18 18

NOT:AVUKATLARIMIZI CÜBBELERİYLE BASIN AÇIKLAMASINA BEKLİYORUZ.
 
Ümraniye bombaları Hablemitoğlu suikastine uzandı

--------------------------------------------------------------------------------

Ümraniye soruşturmasında Hablemitoğlu cinayetinin izleri

ÜMRANİYE'de ele geçirilen el bombalarıyla aynı seriden 2 el bombasıyla geçen yıl İzmir'de öldürülen İbrahim Çiftçi'nin, Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili olarak sorgulanıp serbest bırakıldığı ortaya çıktı. Bu gelişme üzerine Ümraniye'de bulunan el bombalarıyla ilgili soruşturmayı yürüten savcılık, Hablemitoğlu cinayetin dosyası ile İzmir'deki bombalı saldırı dosyasını da incelemeye aldı.

İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduda ele geçirilen 27 el bombasına ilişkin yürütülen soruşturmada Hablemitoğlu cinayetinin dosyası inceleniyor. Gecekonduda 27 el bombası bulunması, üstelik bunların eski bir askere ait olduğu iddiası kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Ele geçirilen 18'i MKE yapımı, 7'si DM41 NATO standardı ve 2'si de Alman yapımı olan 27 el bombasına ilişkin yürütülen soruşturmada eski astsubay Oktay Yıldırım, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ve yazar Ergün Poyraz ile birlikte 13 kişi tutuklanmıştı

BELGELERİN BİR KISMI `DEVLET SIRRI'

Günden güne derinleşen soruşturmada ele geçirilen el bombalarının Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan ve İzmir'de bir kişinin ölümü 11 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan olayda kullanılan 2 el bombasıyla aynı seriden olduğu anlaşıldı. Savcılık bir yandan bu olayları araştırırken diğer yandan `terör örgütüne üye olmak ve devletin gizli belgelerini ele geçirmek suçlarından' tutuklanan Ergün Poyraz'ın evinden bulunan `gizli' belgeleri inceleme altına aldı. Ele geçen bilgi ve belgelerin `devlet sırrı' olup olmadığı hususunun araştırılması için GenelKurmay Başkanlığ'na yazı yazıldı. Bunların bir kısmının `devlet sırrı' niteliğinde olduğu kaydedildi.

İzmir Alsancak'ta bir kafeteryaya atılan iki el bombası olayını inceleyen savcılık, bu olayda ölen İbrahim Çiftçi'nin Dr. Necip Hablemitoğlu suikasti soruşturmasını yürüten Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Cengiz Köksal tarafından `Seri katil' olarak tanınan Durmuş Anucin'in itirafları üzerine, sorgulanıp serbest bırakılan İbrahim Çiftçi ile aynı kişi olduğunu tespit etti.

ANUCİN NE DEMİŞTİ?

Yargılandığı bir cinayet davasında ifade veren Durmuş Anucin, Hablemitoğlu cinayetini, 1986 yılında İmralı Cezaevi'nden tanıdığı ve İzmir'de `baba' olarak bilinen İbrahim Çiftçi ile gerçekleştirdiğini iddia etmiş "Ancak cinayet esnasında Çiftçi yanımda değildi. Ankara'ya kadar gelmişti. Beni kullananlar, beni yakalatmasını da başardılar. Parayı bilerek İstanbul'daki bankaya gönderip beni yakalattılar" diye konuşmuştu. Mahkeme heyeti, Anucin'in, Dr. Hablemitoğlu suikastı ve diğer olaylara ilişkin sözlerini tutanağa yazdırdı.

HABLEMİTOĞLU DOSYASI İNCELENİYOR

Bunun üzerine İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan el bombalı saldırıya ilişkin evrak, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan ise Hablemitoğlu cinayetine ilişkin sürdürülen soruşturma dosyası istendi.

Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması, İzmir'de bir kafeye bomba atılması, Danıştay saldırısı ve Hablemitoğlu cinayeti dosyası gibi birbirinden önemli olayların adının geçtiği soruşturmada sona yaklaşıldığı belirtildi.

HABLEMİTOĞLU KİMDİR?

Necip Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1977-1978 yıllarında "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" adlı aylık bir dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde master ve doktora yaptı.

Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürüttü. Bu çalışmalar çeşitli gazetelerde yazı dizisi olarak yayınlandı. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler'in bir projesinde (UNDP) görev alarak Moldova'da Gagauz Türkleri'nin Latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi. Buradaki görevi sırasında, Cumhuriyet döneminin başında bölgede Atatürk tarafından görevlendirilen öğretmenlerin bulunduğunu belirleyerek, bu öğretmenlerin bugün yaşayan öğrencilerinin anılarını derledi ve bir kısmını Kemal'in Öğretmenleri başlığı ile yayınladı.


Özellikle "Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası" isimli kitabı ve Fethullah Gülen hakkında tamamlayamadığı kitabı "Köstebek" isimli kitabından dolayı tehditler alan Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayata gözlerini kapadı. Köstebek isimli kitabı ölümünden sonra basılmıştır.

Cinayet sonrasında Hablemitoğlu'nun elektronik postasına ve telefonuna gelen tehdit telefonları emniyet mensuplarınca incelenmek üzere alınmıştı. Ailesinin İçişleri Bakanlığı aleyhine Ankara 5'inci İdare Mahkemesi'nde açtığı dava neticesinde, İçişleri Bakanlığı 40 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkum edildi. İçişleri Bakanlığı, savunmasında Hablemitoğlu'nun cinayetini 'adi bir cinayet vakası' olarak değerlendirdiğini bildirmişti.




VATAN
 
86hxswo.jpg
 
Ümraniye bombaları Hablemitoğlu suikastine uzandı

--------------------------------------------------------------------------------

Ümraniye soruşturmasında Hablemitoğlu cinayetinin izleri

ÜMRANİYE'de ele geçirilen el bombalarıyla aynı seriden 2 el bombasıyla geçen yıl İzmir'de öldürülen İbrahim Çiftçi'nin, Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili olarak sorgulanıp serbest bırakıldığı ortaya çıktı. Bu gelişme üzerine Ümraniye'de bulunan el bombalarıyla ilgili soruşturmayı yürüten savcılık, Hablemitoğlu cinayetin dosyası ile İzmir'deki bombalı saldırı dosyasını da incelemeye aldı.

İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduda ele geçirilen 27 el bombasına ilişkin yürütülen soruşturmada Hablemitoğlu cinayetinin dosyası inceleniyor. Gecekonduda 27 el bombası bulunması, üstelik bunların eski bir askere ait olduğu iddiası kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Ele geçirilen 18'i MKE yapımı, 7'si DM41 NATO standardı ve 2'si de Alman yapımı olan 27 el bombasına ilişkin yürütülen soruşturmada eski astsubay Oktay Yıldırım, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ve yazar Ergün Poyraz ile birlikte 13 kişi tutuklanmıştı
VATAN

buda gösteriyor kibu ulusalcılar birbirlerini öldürüp sonra siyasal imlamcılar yaptı diyerek ortalığı karştırıyorlar
 
Kemal'in Askerleri , Vahdettin'in Politikacıları

Dr. Necip Hablemitoğlu


O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir.

O, TürkUlusu'nun temsil ettiği tüm değerlerin simgesidir. O, başlı başına birTürkiye'dir. Ve O'nun yazgısı, gerçekte Türkiye'nin yazgısıdır...

Ama kaç kişi bilir O'nu ve kaç kişi hatırlar?!.

Kaç kişi özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, hatta aldığımız her nefesi borçlu olduğumuz adsızkahramanlardan biri olarak kendisini yâd eder?!.

Cumhurbaşkanı mı,Başbakan mı, TBMM Başkanı mı, Anayasa Mahkemesi Başkanı mı, YargıtayBaşkanı mı ya da bu ülkeyi yöneten bürokrat ve politikacılar mı?!.

Eğer bir gün yolunuz Sandıklı-Afyon arasına düşerse, lütfen O'nuziyaret ediniz.

Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye gibihemen çoğunluğumuzun yılda en az bir kez tatil için geçtiği yol üzerindedir O.

Her gün onbinlerce aracın geçtiği yolda, herkes bakarda O'nu görmez. Daha doğrusu görmezlikten geliriz o küçücüktabelayı!..

Belli belirsiz şu ibareyi okursunuz:

"Albay ReşatBey-Çiğiltepe Şehitliği 10 km."!..

10 Kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız.

Aslında yol bile denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız.Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız.

Yolu rasgele sağdan takip etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra O'na ve O'nunla birlikte buvatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız için canını veren
kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız...

Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli rüzgârın uğultusudur.

Başka ne bir ses ve ne bir nefes. Eğer bu ülkeyi seviyorsanız, Cumhuriyetin erdemlerine inanıyorsanız, Türklük bilincine sahipseniz, Albay Reşat Bey ve diğer şehitlerimizi elbetteki duyamaz ama tüm benliğinizde iliklerinize kadar hissedersiniz!..

Onların sizin ziyaretinize de, dualarınıza da ihtiyaçları yoktur;çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten ulaşmışlardır. Belki birkaç damla gözyaşı ve kalpten gelen minnet ve teşekkür!..

İstesenizde başka bir şey veremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, Onları hissetmektir. Bir de çevrede duyarsız insanlarımızın bıraktıkları çöpleri toplayabilir; tozlanmış mezar taşlarını, Reşat Beyin büstünü ve kitabeleri sevgiyle silebilirsiniz. Hepsi o kadar!..

ALBAY REŞAT BEY KİMDİR?

1879'da İstanbul'da doğan Reşat Bey, 1896'da Harp Okulu'nu bitirdiktensonra, Türk Ordusu'nun farklı komuta kademelerinde görev yapmış; Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmıştır.

Askeri Mahkeme üyeliğide yapan ve Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde olağanüstü kahramanlığı ile dikkatleri çektikten sonra getirildiği 17. Alay Komutanlığı görevindeyken Muş'un Rus işgalinden kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, XVI Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa'nın takdirlerini kazanmıştır.

Ünlü Ziya Paşa'nın oğlu olan ReşatBey, daha sonra 53. Tümen Komutanlığı'na getirilerek Suriye Cephesi'nde görevlendirilmiştir. 1918'de İngilizlere esir düşen Reşat Bey, daha sonra esaretten kurtulur kurtulmaz Aralık 1919'da Milli Mücadele'ye katılmak üzere İnebolu'dan "İstiklal Yolu" üzerinden Ankara'ya geçmiştir.

Reşat Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11. Kafkas Tümeni (sonradan 21. Tümen) Komutanlığı'na getirilmiştir.

Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans gösteren Reşat Beye, son olarak 57. Alay Komutanlığı görevi verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük Taarruzun ikinci gününde, muharebenin ve de ülkenin-ulusun kaderini etkileyecek en kritik mevkide yer alan-Sincanlı Ovasından Dumlupınar'a kadar tüm yolların önündeki enstratejik engel olan- Çiğiltepe'yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir(1).

Ne var ki, bu tepenin önemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise, en zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış; tahkimatı tamamlamıştır.

İşte, gerisini resmi kayıtlardan izleyelim:

"... 27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay bu tepeyi kuşatmış, saat 10.30 'da Mustafa Kemal telefonda komutana;

*Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksınız?

*Komutanım, yarım saat sonra alacağız.

*Başarılar diliyorum.

10.45 Mustafa Kemal: - Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz otepede, çok önemli.

*Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağızkomutanım, mutlaka alacağız.

11.00 Mustafa Kemal: - Reşat Beyi istiyorum.

*Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum,komutanım.

*Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümüyapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.

Mustafa Kemal'in gözlerinden yaşlar boşanır:

-Allah rahmet eylesin,Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.

11.45 Başkomutanın telefonu çalar: -

Çiğiltepe alınmıştır komutanım.Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovasına doğru kaçmaktadır,arzederim".


İlgili resmi kayıt burada biter.

Sonrasını Başkomutan Mustafa Kemal Paşa şöyle ifade eder:


"Türk Askerine, Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlambir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Herzaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan kahramanevlâtlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şâd olsun. Başkomutan MustafaKemal".

Şimdi, yukarıdaki en büyük Türkün; Atatürk'ün yüreğinden kopan bu sözler, Albay Reşat Bey Şehitliği'ndeki mermer bir kitabeyenakşedilmiştir. Başınızı biraz çevirirsiniz, sıra sıra şehitlerimizin kabir taşlarını okursunuz:

"Sivas-Hasan oğlu Hüsnü-23 yaşında",
"Tunceli-Ahmet oğlu Mevlût- 20 yaşında",
"Konya-Ruşen oğlu Haşim 21 yaşında",
" Mersin-Hasan oğlu Ömer 24 yaşında",
"Afyon-Mehmetoğlu Musa18 yaşında" ve diğerleri (2)...

Acısını duyarsınız, hayatlarının baharında, komutanları Reşat Beyin onurlu intiharından sonra gözlerinikırpmadan ölüme doğru koşan gencecik yiğitler!..

Bizler ve bizdensonra gelecekler için en değerli varlıklarından, canlarından vazgeçmişTürk oğlu Türkler!.. Sonra ana kitabede şu satırları okursunuz ve duyduğunuz acı, sonsuz bir Türk olma onuruna ve gururuna bırakır yerini:

"Bu vatan toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır.Bir tarih boyunca onun uğrunda, Kendini tarihe verenlerindir. İleri atılıp sellercesine,Göğsünden vurulup tam ercesine,Bir gül bahçesine girercesine,Şu kara toprağa girenlerindir."

YA ZEUGMA, HASANKEYF VE DİĞERLERİ...

Albay Reşat Bey Çiğiltepe Şehitliği'nin bir tek görevlisi bile yok!..

Yolu yok ki, görevlisi olsun!..

Ya Zeugma, Hasankeyf ve diğer antik kentler!.. Efes, Didim, Perge, Side, Bergama, Kapadokya, Antakya,Milas, Afrodisias, Troya, Alacahöyük ve daha pek çokları...

Elbette uygarlıkların kesiştiği ülkemizde mevcut tüm tarihsel miras, bizim olduğu kadar insanlığın da malı. Korumak, sahip çıkmak hepimizin ulusal görevi!..

Halen binlerce yerli-yabancı arkeolog bu eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde çalışmakta. Hatta Türkiye, kıt kaynaklarını bu kalıntıların ortaya çıkarılması, korunması ve sergilenmesi için tahsis ederken bile "yetersiz"likle suçlanmakta; uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırılmakta.

Örnek mi?!. İşteZeugma ve de Hasankeyf!..

Bir bölümü Birecik Barajı gölü altında kalacak olan Belkıs (Zeugma)Antik Kenti'nde Türk, İngiliz, İtalyan, Fransız, İspanyol, YeniZellandalı, Avustralyalı, Almanyalı ve Amerikalı 102 arkeolog çalışmakta.

İşçilerin sayısı ise 210. Kentin su altında kalması söz konusu olmayan bölümündeki çalışmaları ise 8 Türk ile İngiliz, Fransızve Avustralyalılardan oluşan toplam 30 yabancı arkeolog ve de 90 işçisürdürmekte.

Kazı çalışmaları ile ilgili olarak Kültür Bakanlığı'nın tüm olanaklarının yanı sıra, dış yardımlar da kullanılmakta.

Örneğin,bu iş için 5 milyar dolar yardım yapan ve bir o kadarını daha verebileceğini taahhüt eden Hewlett Packard'ın patronu, şimdiden "Zeugmanın Babası" ilân edildi bile (2).

Esas fedakârlığı yapan, kıt ekonomik kaynaklarını binlerce tarihi eser bakımsızlıktan haraphaldeyken Zeugma ve Hasankeyf'e tahsis eden Türkiye, acaba dışülkelerde takdir ediliyor mu?!.

Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi'ne (GAP) öteden beri karşı olan AB ülkeleri, GAP çerçevesinde yapılacak barajların altında Zeugma ve Hasankeyf gibi 1135 antik kentin kalacağını iddia ederek, Türkiye'yi kültürel vandalizm ile suçlamaktalar.

Ancak son yıllarda -özellikle de Türkiye'nin AB aday üyeliğinin söz konusu olmasıyla- bu söylemde daha ileri giden AB üyeleri, Türkiye'nin bu barajlarla, açıkça"Kürdistan"ın ya da en hafifinden "Mezopotamya"nın tarihini yok etmeye çalıştığını iddia etmeye başladılar.

Hatta o kadar ki, 50 Kürt (!)köyünün yanısıra, efsanevi (!) Kürt lideri Abdullah Öcalan'ın doğup yetiştiği köyün bile sular altında bırakılarak bir ulusun tarihininyok edilmeye çalışıldığını; bunu da Türk Hükûmetlerine Türk SilahlıKuvvetleri'nin empoze ettirdiğini öne sürdüler.

Avrupa Basınında,"insan hakları" ile özdeşleştirilen ayrılıkçı kürt terörizmine himaye kapsamında, söz konusu antik kentlerin malzeme olarak kullanılmasından
vazgeçme gibi bir emare görünmemektedir.

Örneğin, Kültür Bakanlığı'nınve Türk arkeologların iyi niyetli çabaları hiçbir şekilde haber konusu olmazken, "uygar Avrupalı arkeologların" çalışmaları ve de buna koşut olarak bölgedeki HADEP'li belediye ve baro başkanlarının Türkiye karşıtı konuşmaları, Zeugma ve Hasankeyf haberleri içinde ağırlıklı olarak yer almaktadır (3).

Kısaca, Türkiye'nin bu iki antik kentinkurtarılması doğrultusunda attığı her adım ise, aleyhimize birpropaganda kurşunu olarak geri dönmektedir.

İNGİLTERE VE ALMANYA'NIN BÖLGEYE ÖZEL AJİTASYON POLİTİKALARI

Bilindiği gibi, Dicle üzerindeki en kapsamlı hidoelektrik barajı olarak yapımı öngörülen Ilısu Barajı, İsviçre'den Sulzer Hydro, İngiltere'den Balfour Beatty, Türkiye'den Nurol firmalarının başını çektiği uluslararası bir konsorsiyuma "yap-işlet-devret" yöntemi ileRefah Partisi iktidarı tarafından verilmiştir.

2008 Yılında bitirilmesi öngörülen 1200 megawatt gücündeki barajın yaklaşık 1.5 milyar dolara mal edilmesi söz konusudur.

İnşaatın finansmanını ise ağırlıklı olarak İngiltere ve İsviçre'nin yanı sıra, Almanya, ABD,İtalya, İsveç gibi ülkelerin finans kurumlarınca karşılanacaktır.

Türkiye'nin enerji politikası içinde son derecede önemli yere sahip olan bu barajın yapımını engellemeyi stratejik çıkarları açısından doğru bulan İngiltere, ilk iş olarak konsorsiyumun ikinci büyük firması olan Balfour Beatty'e ihracat kredi güvencesi vermeyerekkonsorsiyumdan çekilmesini sağlamıştır.

Bununla da yetinmeyen İngiltere, "Kürt uygarlığının yok edilmesine karşı duyarlılık" maskesi altında, söz konusu baraj yapımının Türkiye üzerinde demoklesin kılıcı gibi kullanılması doğrultusunda her fırsatı değerlendirmekten de geri durmamıştır.

Örneğin, MI5 ile bağlantısı deşifre olmuş milletvekillerinden eski içişleri bakanı Peter Loyd ile İşçi Partisi milletvekili ve İngiliz İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ann Clwyd, Temmuzun 2000'in ortalarında Türkiye'ye ani bir ziyarette bulunmuşlardır.

İki kişilik heyetin gezisinin ilk durağı ise - artık adet olduğu veçhile- Diyarbakır'dır.

Gerek bu şehirde ve gerekseBatman'da, Hasankeyf'te izinsiz olarak İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere bölücülüklerini gizlemeye gerek duymayan kuruluşların yöneticileri ile görüşen heyet başkanı Ann Clwyd, amaçlarının baraja kredi verip vermeme konusunda İngiliz Hükûmeti'ni bilgilendirmek olduğunu, Suriye ve Irak gibi barajın yapımından etkilenecek ülkelerin durumlarını da inceleyeceklerini açıklamıştır.

Oysa, bu tarihte İngiliz şirketinin konsorsiyumdan çekildiği, kredinin verilmeyeceği çoktan belli olmuştur.

İşin en acı ve en üzücü tarafı da, heyete refakat eden kişinin yani Şule Bucak'ın, Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Sekreter Yardımcısı olmasıdır.

Bölgehalkını açıkça provoke eden bu izinsiz ziyaretçilerin pasaportları, prosedüre uygun olarak Batman'da kaldıkları otelden alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğünde, İngiliz kışkırtıcıların haklarını savunmak da maalesef bu refakatçıya kalmıştır.

Acaba diye düşünürsünüz, Kuzey İrlanda'ya bir Türk parlamenter heyeti gitse de -tabii nerede o misilleme cesareti ve nerede o vatanseverlik?- IRA'nınüst düzey yöneticileri, legal kuruluşları ve düz militanları, hatta MI5 kurbanlarının aileleri ile görüşmeler yapması mümkün olabilirmiydi?!.

Elbette ki, uçakta üzerlerine aeresol sıkılmasına tepki gösteremeyenlerin, örneğin Dublin'de başlarına ne geleceklerini tahmin bile edilemez.

Diğer taraftan en az onun kadar acısı da, Batman Valisi İsa Parlak'ın, büyük bir sorumsuzlukla, olmayan suçu polislere "işgüzarlık" ithamıyla atarak İngilizlerden özür dilemesidir.. Buolay, İngiltere'nin bölgeye yönelik yüzlerce, binlerce provokasyongirişiminden sadece biri, Zeugma'ya ilişkin olanıdır.

Almanya'ya gelince, bu ülkenin Anadoluya yönelik ağırlıklı istihbarat ve jeofizik araştırmaları yapan iki-üç meslekli (!) arkeologlarının sicilleri, tıpkı İngiliz, Fransız, ABD'li meslekdaşları gibi olumsuz.Aralarında tek-tük bilim adamları var, o da görüntüyü kurtarmak için(4).

Alman arkeologların diğer Batılı arkeolog görünümlü istihbarat servisi ajanlarından en önemli farkı, etnik kışkırtıcılığın yapılmasının ve de GAP'ın sekteye uğratılmasının yanısıra, bu topraklarda dedelerinin izlerini aramakta olmalarıdır.

Alman kafatasçı-ırkçı sözde bilim adamlarının teorilerine göre, Truva'dan başlıyarak Güneydoğu Anadolu'ya kadar inen hatta, mezar kazılarında elde edilen kafataslarından, Alman ırkının vaktiyle buralarda yaşadığı iddia edilmektedir (5).

Dünyada belki de en çok casus ve etki ajanının tabiri caizse -atkoşturduğu- ülke olan Türkiye'ye gelince, Türk devleti tek kelime ile uyumaktadır.

Gündemi istedikleri gibi değiştirme gücüne sahip etki ajanı gazetecilerin, politikacıların, akademisyenlerin ve işadamlarının güdümündeki Türkiye'nin ulusal çıkarlara dayalı politikalar üretmesi ve uygulaması olanaksız hale getirilmiştir.

Örneğin, arkeoloji alanında acilen alınması gerekli önlemleri içeren bir devlet politikası bulunmamaktadır. Oysa, hükûmetler değişse dedeğişmesi söz konusu olmayacak bir arkeoloji politikasının hayata geçirilmesinin zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir (6).

Yarın, Birecik Barajının yanısıra diyelim ki Ilısu Barajı da tüm engellemelere karşın bitirildi. Bu taktirde bu yerli-yabancı ajan arkeologlar, ekip halinde örneğin Fırtına Vadisi'ne gideceklerdir.

Burada pontus sömürüsü ve kışkırtıcılığı yapılırken, arkası kesilmeyecek ve akabinde Yortanlı, Kargamış, Çine, Munzur, Çoruh vediğer baraj projelerinde boy göstermeye devam edeceklerdir.


Kısaca,tarihsel miras adına, İkinci Dünya Savaşı'nda Hiroşima, Nagazaki,
Varşova, Volvograd gibi yüzlerce şehirdeki tüm tarihsel eserleri, hemde üzerinde yaşayanlarla birlikte yok eden bu ülkeler, bir taraftanTürkiye'ye arkeoloji ve uygarlık dersi verirken; diğer taraftan da ülkemizin enerji gereksinimi için hayati önem taşıyan bu projeleriengellemenin de ötesinde, baraj havzalarında etnik ve dinsel bölücülüğü kışkırtmaktan, Türkiye'yi bu bahanelerle köşeye sıkıştırmaktan geri durmayacaklardır.

Buna karşılık, özellikle Türk basınındaki etki ajanları, bu provokasyonlara alkış ve de çanaktutarken, söz konusu ülkelerin -ki hepsi de topyekûn imha silahlarının üreticisi konumundadırlar- şirketlerinin Türkiye'de nükleer enerji santrallerinin yapılmasına ilişkin baskı girişimlerine sessiz kalmayadevam edeceklerdir.

Keza, hiç kimse ve hiçbir akademik kuruluş, 20.Yüzyılda cereyan eden tüm savaşlarda, silah üreticisi ülkelerinürünleri ile dünyada yok edilen -canlılardan vazgeçtik- tüm tarihsel mirasın envanterini çıkarma gibi bir duyarlılık ve de sorumlulukgösterememektedir.

Bu duyarlılık (!) ve sorumluluk (!) sadece Türkiye için mi söz konusu edilmektedir?!.

Tipik bir örnek olmak üzere, topyekûn imha silahlarının yanında en masumu sayılan ve AlmanKrauss-Maffei Wegman firmasınca üretilen Leopard 2A5 tanklarının menzil mesafesinde canlı cansız tüm varlıkları yok ettiği gerçeği, Türkiye'deki etki ajanlarını hiç mi hiç ilgilendirmemektedir.

İnsanlık ve uygarlık havarisi bu ülkelerin ürettikleri silahlar, acaba tarihselmirasın çevresine çiçek dikmeye mi yaramaktadır?!.

DÖNÜŞ YOLUNDA...

Evet, dönüş yolunda, Zeugma'ya ve diğer antik merkezlere harcadığımız para, zaman ve de gösterdiğimiz ilgi ile aldığımız sonuçların ister istemez muhasebesini yaparsınız.

Toz bulutu içinde bir yandan önünüzü görmeye çalışırken, Albay Reşat Beyin bu ülkenin kurtuluşu uğrunda canıyla gösterdiği duyarlılığı takdirle hatırlarsınız; Çiğiltepe'de çadırında telsizin yanıbaşındaki masada şakağından kanlar sızan hayali gelir gözlerinizin önüne.

Sonra, O'na ve O'nunla birlikte bizler için,gelecek nesiller için can veren gencecik şehitlerimizi düşünürsünüz geride toz bulutu içinde göremediğiniz şehitlikte kalan.

Lanetedersiniz, bırakın hatırlamayı, Onlara bir yolu bile çok gören gelmiş geçmiş ilgili yöneticilere!..

Otomobilinizin amortisörü kırıldığında ya da lastiğiniz patladığında anlarsınız ki, Büyük Atatürk'ten sonra Türk Ulusu kendini yönetme iradesini kaybetmiş; tıpkı Osmanlı İmparatorluğu'nda olduğu gibi kaybettirilmiş!..

Türkiye'yi Türk olmayan ya da Türklük bilincinden yoksun, etnik ve dinsel özürlü, son dönem Osmanlı mantığına sahip politikacılar yönetmekte!..

Irkçılığın insanlık suçu olması gereken yeni bir binyılda, en az kendilerini yöneten Batılı devletlerin ırkçıları ölçüsünde Türkiye'ye ve Türk Ulusuna düşman, Türk vatandaşı etnik ırkçıların varlığını hissedersiniz, bunca ihmal edilmişliğin arkasında.

Türkiye'yi yönetmeye talip FP'de, MHP'de, DSP'de, CHP'de,DYP'de, ANAP'da ve hiç ayırımsız diğerlerinde ve de en önemli makamlarda, basının köşebaşlarında Vahdettinlerin, Ali Kemallerin,Damat Feritlerin, Dürrizade Abdullahların, Kambur İzzetlerin, Mustafa Paşaların, Suphi Paşaların yaşamakta olan ruhlarını hissedersiniz.


Anlarsınız ki etnik bellek kaybolmamıştır.

Onlar, bu ülkede sadeceTürkler yok diye, neredeyse Türküm demeyi yasaklayarak "Türkiyehalkları", "Türkiye müslümanları" gibi yapay etnik kimlik yapıştırmaya kalkışırlar bizlere. Ve hiç kimse de çıkıp söylemez ki, Türk Ulusuna karşı bu yapılanlar, manevi bir soykırımdır, etnik ırkçılık suçudur diye.

Yarım saatlik bu zorlu yolculukta, hızla düşünecek çok zamanınız vardır.

Sorarsınız kendi kendinize, Atatürk'ün, Reşat Bey gibi şehitlerimizin manevi mirasçıları, gerçek Türkler nerede?

Osmanlı'dan hiç ders ve ibret almadan, neden bunca hakarete, aşağılanmaya,sömürülmeye ve zillete karşı ses çıkarmamaktadırlar?

Oysa biliriz ki,Türkler ağırlıklı olarak Asker Ocağı'nda, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yaşamakta.

Türkleri, vergisini kuruşuna kadar ödeyen mükellefler arasında, PKK kurşunlarına aldırış etmeksizin Güneydoğu'da ve de yurdun ücra köşelerinde mahrumiyet içinde ders veren öğretmenler arasında; kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş gaziler arasında; Türk Bayrağına sarılı tabutlar içinde baba ocağına dönenler arasında; fabrikalarda, tarlalarda, devlet dairelerinde sefalete mahkûm bir gelir düzeyinde yaşamak zorunda bırakılan emekçiler arasında; Türkiye'yi yurt içinde ve yurtdışında yücelten bilim adamları,sporcular arasında; Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine inanan Cumhuriyet aydınları arasında; kısaca yönetenler, sömürenler değil de, yönetilenler, sömürülenler arasında görebilirsiniz...

Yolun sonunda, geride kalan, belki de kimbilir ne zaman bir kere daha ziyaret edeceğiniz bu Şehitliği hatırlamaya çalışırken, ister istemez birileri gözlerinizin önünden adeta resmi geçit yapar:

Şevki Yılmaz,Cüneyt Ülsever, Hasan Mezarcı, Gülay Göktürk, Necmeddin Erbakan,Süleyman Demirel ve de aile fotoğrafındakiler, Fethullah Gülen vehâmisi Bülent Ecevit, Abdullah Öcalan, Etyen Mahçupyan, Taner Akçam,Halil Berktay, Mehmet Ali Birand, Altan kardeşler, Mesut Yılmaz, HalilBezmen, Nazlı Ilıcak, Haşim Kılıç, Mehmet Eymür ve Yeşil, AbdullahÇatlı, Doğu Ergil, Fehmi Koru, Yılmaz Karakoyunlu, Oya Akgönenç, MerveKavakçı, Abdurrahman Dilipak, Taha Akyol, Mehmet Ali Ağca, İhsanDoğramacı, Akın Birdal, Mehmet Barlas, Erkan Mumcu, Ali Kalkancı, Sami Selçuk, Müslüm Gündüz, Hüsamettin Özkan, Saidi Nursi, Tansu Çiller,Hüseyin Velioğlu ve daha onbinlerce Türk vatandaşı...

Kendinizi tutarsınız, çünkü o toprakların her karışı şehitlerimizin kanları ile sulanmıştır... Asfalta, Ankara'ya doğru çıktığınızda anlarsınız ki,yol daha yeni başlamaktadır... Her türlü etnik ırkçılığa, sahte demokratlığa, sömürüye ve gericiliğe karşı Türk olmanın, Cumhuriyet aydını olmanın inanç ve gururu ile... Türk Ulusu'nun layık olanlarca yönetilmesi, yönetimi ele alması kararlılığı ile...

DİPNOTLAR:

1-Aziz naaşı Sandıklı'da defnedilmiş olan Albay Reşat Bey, askeri yaşamında üstün cesaret ve sevk yeteneğiyle çok sayıda madalya (mecidi nişanları, gümüş muharebe, liyakat, tahlisiye, Alman veAvusturya-Macaristan savaş madalyaları) sahibi olmuştur.

Şehadetininsonrasında T.B.M.M. kendisi adına ailesine İstiklal Madalyası takdimetmiştir.

Ailesi, soyadı kanununu müteakip "Çiğiltepe" soyadını almıştır. Bu mütevazı ama sınırsız onurlu kahramanın, kendisi gibi mütevazi ve onurlu ailesinin nerede olduğu bilinmemektedir. Oysa ki,Türk Ulusu, bu şehidin geride bıraktıklarına şükran ve saygıduygularını bir şekilde ifade etmek zorundadır.

2-Çiğiltepe'de 15 dakika gecikme ile kazanılan zaferi ve Türk askerinin inancını, o tarihi anı yaşayarak yaşatan Cenab Ozankan şöyleifade etmektedir:


ÇİĞİL TEPE

İnatla dayandı düşman
Yerden bitercesine çoğala, çoğala,
Mermiyle vur,Dipçikle vur,Tükenmez gâvur oğlu gâvur.
N'edersin alamadık Çiğiltepe'yi,Şehit verdik Yiğit Reşat Beyi,Tövbe ettik yaşamaya...
Daha gidecek can varmış helâlinden,Kader bu ya...
Gün ışığında karardı benzimizVıcık vıcık gömleğimiz Kan akar her damardan.
SonundaSöktük hepsini topraktan Yalın ellerimizle,Göz yaşımızda parladı Çiğiltepe,Bir nur...
İnanmıştık: Şehitler ileMustafa Kemal PaşaBizi korur...

3-Avrupa Basınında yer alan ve Güneydoğu bölgesinden açıkça"Kürdistan" olarak bahsedilen haberlerin temel kaynağı, maalesef sadece HADEP'li yerel politikacılar ya da yerel yöneticiler değil. Tıpkı İstanbul Barosu Başkanı ve yönetimi örneği gibi, farklı partilere mensup yerel yöneticiler de bu tür açıklamalarla yakından ilgili.

İşte, hem de Türk Basınında yayınlanmış bir haber ve Türk Devletinin vurdumduymazlığı, ilgili kişiyi hala görevde tutan sorumluların sorumsuzluğu:

"ILISU BARAJINI İSTEMEYEN BELEDİYE BAŞKANINA SANSÜR:

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Ann Clwyd ileİçişleri eski Bakanı Peter Loyd'un Hasankeyf Belediyesi'ni ziyaretinde ilginç bir olay yaşandı. İngiliz milletvekilleri, yapılacak olan Ilısu Barajı hakkında görüşmek için DYP'li Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen'i makamında ziyaret etti.

Barajın yapılmasına Hasankeyf antik kentini sular altına bırakacağı gerekçesiyle karşı çıkan Kusen, düşüncelerini İngiliz milletvekillerine anlatamadı. Çünkü görüşmeye davetli olmadıkları halde ilçe kaymakamı Ahmet Erdoğdu ile ilçe jandarma komutanı da girdi. Belediye Başkanı Kusen bu görüşmede İngiliz milletvekillerinin soruları karşısında sadece yüzeysel bilgiler verdi. İngiliz milletvekilleri görüşme sonunda, belediye başkanının konuya hâkim olmadığını ve kendilerine yeterli bilgi veremediğini söylediler.

Ancak, heyet Hasankeyf'den ayrılıp, Batman'a döndüğünde, Belediye Başkanı Kusen heyeti telefonla arayarak,kendisinin "Kaymakam ve jandarma komutanının yanında düşüncelerini açıklayamadığını" belirterek, barajın yapımına belediye başkanı olarakkarşı olduğunu, yöre halkının da bu işi istemediğini belirtti
(Hürriyet, 16.7.2000)".

4-Alman jeolog, jeomorfolog ve jeofizikçilerinin ve de istihbaratçılarının arkeolog kimliğinde Osmanlı İmparatorluğu'na ilk geliş tarihi 1889'dur.

Bu tarihte İstanbul'a gelen ve daha sonra 1898'de ikinci kez İstanbul'un yanısıra Hayfa, Kudüs, Şam ve Beyrut'uda ziyaret eden Alman İmparatoru II. Wilhelm'in maiyetinde gelen sahte arkeologların faaliyetleri, II. Abdülhamit'in İstihbarat Servisi tarafından da saptanmış; ancak ikili ilişkilerin zedelenmemesi açısından herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.

Daha sonra, ajan arkeologlar, Alman Doğu (Orient) Enstitülerinin yanısıra son dönemdede İstanbul'daki Alman Arkeoloji Enstitüsü kadrolarında faaliyet göstermeye başlamışlardır.

Almanlardan daha çok etkin olan İngiliz ajan arkeologlarının şüphesiz en ünlüsü, T. Edward Lawrence'dir.

Lawrence'in Araplarla dikkat çekmeden ilişki kurmasında, arapçasını ilerletmesinde ve bölgeyi tanımasında arkeolog kimliğinin rolü büyükolmuştur. Bugüne kadar Türk topraklarında faaliyet gösteren binlerce ajan arkeolog arasında, özellikle Michael Buch, D. Hogarth, Delbrueck Herzfeld, Gertrude Bell, Manfred Korfmann ve F. Hans Günther başı çekmektedir.

Maalesef, bu ajan arkeologların bir teki hakkında bile ne Osmanlı döneminde ve ne de Türkiye Cumhuriyeti döneminde tutuklama,soruşturma ya da sınırdışı işlemi yapılmamıştır. Bu dokunulmazlık, ancak, her iki dönemde de devlete egemen etki ajanlarının gücü ileaçıklanabilir.

5-Türkiye'nin değişmez bir arkeoloji politikası oluşturulurken,öncelikle ve acilen alınması gerekli önlemler de hayatageçirilmelidir. İşte birkaç öneri:

A) Emniyet Genel Müdürlüğü,Jandarma ve MİT bünyesinde birbirleriyle koordineli çalışan "ArkeolojiŞubesi" ihdas edilmelidir. Bu şubeye, mutlaka arkeoloji, antropolojive sosyal antropoloji dallarından mezun, yabancı dil bilen uzmanlar istihdam edilmelidir. Arkeoloji Polisi'nin yeralmadığı hiçbir kazıya izin verilmemelidir. Arkeoloji Polisi istemeyen yabancı kazı gruplarına önceden verilmiş izinleri behemahal iptal edilmelidir.

Silah taşıma ve kullanma yetkisi olan Arkeoloji Polislerinin sayısı,kazı alanının yer ve büyüklüğünün yanısıra, bölgedeki terör riski veyerli işbirlikçilerin yaratabileceği tehdit potansiyeli de dikkate alınarak belirlenmelidir. Ajan arkeologların saptanmasından, buluntuların kazı alanı dışına izinsiz çıkarılmasının önlenmesi, hatta kazı makinaları, inşaat kepçeleri kullanarak buluntulara zarar veren yerli-yabancı arkeologların engellenmesi, Polis Arkeologların asli görevleri arasındayeralmalıdır.

Kazı izinlerinin verilmesinde, yurda girişi yasaklanacakarkeologların saptanmasında, istihbarat kuruluşlarının Arkeoloji Şubeleri'nin onayı mutlaka aranmalıdır.

B) İstanbul'daki Fransız İstihbarat Örgütü DGSE ile bağlantılı faaliyet sürdüren Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Alman Dış İbtihbarat Örgütü BND ile bağlantılı faaliyet sürdüren merkezi Beyrut'taki "Morgenlaendische Gesellschaft'a bağlı Orient Enstitüsünün İstanbul Şubesi öncelikle kapatılmalıdır.

Fransa'da ya da Almanya'da MEB'na bağlı ilkokullara bile izin vermeyen bu iki devletin itirazları, "Mütekabiliyet (Karşılılık) İlkesi" çerçevesinde bertaraf edilmelidir.

Aynı şekilde,Alman Vakıflarının tümünün Türkiye Temsilcilikleri; başta Türk solunu ve şeriatçı kesimini kontrol altında tutmakla yükümlü Konrad Adenauer Vakfı olmak üzere acilen kapatılmalıdır.

Keza, Türk Devletinin en gizli olması gereken makamlarına ve hatta sosyal-dinsel-etnik istihbarat sağlama çerçevesinde köylere kadar inen,

Türk NGO'larını yönlendirmeye çalışan Frederich Ebert Vakfı,

yerel yönetimlerde işbirlikçi sağlamayı amaçlayan Frederich Naumann Vakfı,

etki ajanı konumundaki Türk kuruluşlarını organize edip yönlendiren Heinrich Böll Vakfı,

siyasal kürtçülere lojistik destek sağlayan "Alman Bilim ve Politika Vakfı",

temsilciliği olmamasına rağmen Almanya sempatizanı etki ajanlarını bulmak ve yetiştirmekle yükümlendirilmiş Robert Bosch Vakfı,

Türkiye'deki her türlü etkinliklerine kesinlikle izin verilmemesi (yasaklanması) gerekli olan Alman kuruluşlarının içine dahil edilmelidir.

Mutlaka ve mutlaka sınırdışı edilmesi ve bir daha asla Türkiye'ye giriş yapmalarına izin verilmemesi gereken Alman ajan arkeologları, gazetecileri, sözde vakıf uzmanları ve temsilcileri ile misyonerleri arasına şu isimler dahil edilmelidir:

Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü'nün Müdürü Prof.Dr. Paul Dumont ve Enstitü kadrosundaki tüm uzmanlar,
başta Dr. Wulf Schönbohm olmak üzere tüm Alman vakıf temsilci ve uzmanları,
askeri istihbarat uzmanı general Jörg Schönbohm,
Türkiye karşıtı tüm araştırmaların finansmanını sağlayan -

ki bu kapsamda CNN muhabiri Kemal Can,
Samanyolu TV'den Etyen Mahçupyan,
Birikim Dergisi Tanıl Bora,
Tansu Çiller'in eski danışmanı Şükrü Karaca,

gibi kişilere telif adı altında teşvik bedelleri ödendiği bilinmektedir- ve
Alman arkeologlarının Türkiye'deki tüm koordinasyonunu gerçekleştiren Orient Enstitüsü İstanbul Şubesi Müdürü Dr. Günter Seufert, yardımcısı Christopher Kubaseck,

Alman Denizaşırı Enstitüsü içinde faaliyet gösteren Alman Doğu Enstitüsü'nün Başkanı Udo Steinbach,
Alevi ve Kürt uzmanı Heidi Wedel,
gazeteci Horst Bacia, Rainer Hermann, Prof.Dr. Jörg Wagner, Prof.Dr. Manfred Korfmann ve daha yüzlerce Türk düşmanı- ırkçı Alman BND ajanı...

Hiç şüphesiz bunların sınırdışı edilip bir daha ülkeye sokulmaması, Türkiye'ye olumsuz müdahale sürecini durdurmaz, sadece geciktirir. Bu itibarla, Alman istihbaratçıların ve ajan arkeologların geçici olarak gözden kayboldukları Alanya'daki yüzlerce BND "safe-house"unun saptanması ve bağlantılı Alman görevlilerinin de deşifre edilmesi gerekir (halen önemli bir kısmı Alanya'da olmak üzere Akdeniz ve Ege kıyılarında 100.000'e yakın Alman vatandaşı sürekli ikamet etmektedir).

C) İtalyan arkeologlarının koordinasyonunu üstlenen "Centro di Conservazione Archaeological" grubu ile ABD'li arkeologları temsil eden "Oxford Archaeological Unit" ve de İngiliz arkeologları temsil eden doğrudan MI6, görüntü olarak da "British Council" ile bağlantılı grupların Zeugma, Hasankeyf başta olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki, Karadeniz ve hatta Orta Anadolu'daki kazı izinleri tümüyle iptal edilmelidir.

Kazı izinlerinin sadece etnik ve mezhepsel açıdan risk taşımayan bölgelere kaydırılması şarttır.

Burada da, Türkçenin yanısıra, kürtçe, lazca, gürcüce gibi yerel dilleri bildiği anlaşılan ve de halkla sıkı ilişkiler içine giren yabancı arkeologların çalışma izinlerinin derhal iptali ile sınırdışı edilmeleri cihetine gidilmelidir.

D) BND'nin arkeologlarını yetiştirdiği Tübingen Üniversitesi ile Türk Üniversitelerinin Arkeoloji Bölümleri arasında mevcut her türlü ilişki kesinlikle sonlandırılmalıdır.

E) Zeugma, Hasankeyf, Fırtına Vadisi, Kargamış, Munzur gibi hedef bölgelere giden ajan arkeologlar, gerek mülki yöneticileri ve gerekse kolluk kuvvetleri tarafından derhal tecrit edilerek gereği yapılmalı; tarifeli uçak listelerinin yanısıra, bölgeye sefer yapan ve yabancılar tarafından kiralanan uçak ve helikopterlerin bildirimleri de günlük kontrolden geçirilmelidir.

Diyarbakır, Batman, Gaziantep, Trabzon gibi şehirlerimizdeki otel kayıtları da sürekli kontrol altında tutulmalıdır.

Tüm bu önlemler, yasakçı bir devletin yaptırımları olarak değil; özgür ve bağımsız kalmak isteyen, parçalanmak istemeyen bir ulus-devletin kendini savunma mekanizması içinde ve kontr-espiyonaj faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir.

Ölçüt, isteyen Türk arkeologlarının Almanya'da, ABD'nde, İngiltere'de, Fransa'da, İtalya'da kazı yapmak istemeleri durumunda önlerine çıkarılacak yasaklar, sınırlamalar ve formalitelerdir.

Türkiye, her önüne gelen servis ajanının dilediği yerde, dilediği ekip ve ekipmanla kontrolsüz kazı yapacağı, arada ajitasyon ve espiyonaj faaliyeti yürüteceği bir "yol geçen hanı" konumunda olmamalıdır.

Gerçek bilim adamı olan yabancı arkeologlar, hiç şüphesiz bu kapsam dışındadırlar ve de saygıya lâyıktırlar. Önerdiklerimiz, bu bağlamda demokratik ülkelerde yürürlükteki prosedüre uygundur ve hatta eksiktir...


6) Dünyanın en sapık faşist söylemcileri arasında yer alan Alman ırkbilimcileri, üstün ve saf Alman ırkının,tarihi Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler.

Onlara göre, dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyükatalarının (!) varlığı, Anadolu'nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır.

Bu sapık söyleme -ki teori bile denemez- göre,Hititler de Aryenlerden gelmektedir.

"Aryen Nesi"ler Ankara'nın,"Aryen Pala"lar Çorum-Afyon arasının, "Aryen Selukid"ler de Zeugma'nı nasıl sahipleridir.

İşin ilginç tarafı, Kürtler ve Urartuların devamı(!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını iddia eden Prof.Dr. JörgWagner, F. Hans Günther gibi Alman arkeologlar (!), kendilerinin daha farklı olarak Aryenlerin en saf ve asil boyundan geldiklerine inanmaktadırlar.

Böylece, Türkiye'deki "47 ayrı etnik halk"ın mevcudiyetini ispatlama gayreti içine giren Almanya, PKK'ya verdiği desteğin meşruluğunu ırk akrabalığı ile sağlama almaktadır.

Ne var ki,küçük mü küçük bir ayrıntı, dikkatlerden kaçmaktadır:

Teoriye göre,Aryen ırkı, uzun kafalı, uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir tipolojiye sahiptir.

Simsiyah saçlı, kara gözlü Ermenilerle, benzer tipolojiye sahip Kürtler arasındaki birliktelik, ideal Aryen tipolojisine hiç mi hiç uymamaktadır.

Bu tuhaf Alman söylemcilerinegöre, Osmanlı Devleti'nin kurucularından Orhan Gazi de Aryen ırkına sahiptir (mavi gözlü, sarışın, uzun kafalı ve uzun boylu) ama ne hikmetse dedesi, babası, kardeşleri ve de çocukları brakisefal kafatasına sahip Türklerdir.

Bu söylemciler arasında yer alan Manfred Korfmann, bizzat geliştirdiği tezi (!) ile Yunan faşisti arkeologları bile çileden çıkaracak varsayımlarda bulunmaktadır.

Ona göre, Truva uygarlığının Helen uygarlığı ile bir ilgisi bulunmamaktadır. ÇünküTroya uygarlığı, özgün bir Aryen uygarlığıdır ve buna göre Anadolu, Avrupa'nın ayrılık kabul etmez bir etnik uzantısıdır (tabii ki işgalci(!) Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir parçasıdır).

Bu iddialarsonucu, Alman nazilerinin gözünde, Türkiye "arka bahçe" olmaktan çıkmış, büyük Alman evinin bir "zimmer"i olmuştur...
 
ALMAN Vakiflari Ve Bergama Asli Kİtabi Tekrar Okunmali Bence KazdaĞi Versİyonuyla
 
Geri
Üst